Tarım Politikaları Uzmanı Ergin Kahveci, Türkiye'nin tarım ve gıda dış ticaretini gümrük korumaları ve OECD destek verileriyle birlikte değerlendirdi. Et, süt, şeker ve hububatta yüksek koruma oranlarına karşın yağlı tohum, yem hammaddesi, gübre ve canlı hayvanda dış ticaret açığına dikkat çeken Kahveci, bu yapıyı “Dikey Koruma Paradoksu” olarak tanımladı: “Sistemin tamamı değil, belirli halkaları korunuyor.”
Türkiye'de tarım tartışmaları çoğu zaman "ithalat arttı" cümlesiyle yürütülüyor. Oysa veriler daha karmaşık bir tablo gösteriyor.
2024'te tarım ve gıda ihracatı yaklaşık 36,3 milyar $, ithalatı 30,2 milyar $ oldu. Dış ticaret fazlası 6,1 milyar $ olarak gerçekleşti.
2025'te ihracat yine yaklaşık 36,3 milyar $ seviyesinde kaldı. Ancak ithalat 34,1 milyar $'a yükseldi ve fazla 2,1 milyar $'a geriledi.
Yani sorun "Türkiye tamamen tarım ithalatçısı oldu" değil.
Sorun, tarımsal dış ticaret fazlasının eriyor, koruma marjlarına rağmen azalan değil artan sonuçlar veriyor olması.
İşte tam bu noktada USDA'nın MFN tarifeleri raporu ilginç bir tablo ortaya koyuyor.
Türkiye:
- Et ve canlı hayvanda dünya 1'incisi koruma
- Şekerde dünya 1'incisi koruma
- Sütte dünya 2'ncisi koruma
- Hububatta dünya 2'ncisi koruma
Yani bazı sektörlerde dünyanın en yüksek koruma duvarlarından bazılarına sahip.
Peki aynı dönemde dış ticaret verileri ne diyor?
- Canlı hayvanlar: -1,17 milyar $
- Yağlı tohumlar: -2,49 milyar $
- Yem hammaddeleri: -1,61 milyar $
- Kimyasal gübreler: -1,92 milyar $
Burada dikkat çekici bir çelişki var.
Hayvancılık dediğimiz sistem:
Yağlı tohumlar → Küspe → Yem → Hayvancılık → Et zinciriyle çalışıyor.
Ama biz zincirin son halkalarında çok yüksek koruma uygularken, ilk halkalarda büyük dış ticaret açıkları vermeye devam ediyoruz.
Bu nedenle karşımızdaki paradoks için şu kavramı öneriyorum:
Dikey Koruma Paradoksu.
Yani sistemin tamamı değil, sistemin belirli halkaları korunuyor.
xxx
OECD verileri tabloyu daha da ilginç hale getiriyor.
2024 yılında:
- MPS (Piyasa Fiyat Desteği): 5,6 milyar $
- CSE (Tüketici Destek Tahmini): -5,3 milyar $
Bu ne demek?
Korumanın önemli bölümü bütçeden değil, fiyat sistemi üzerinden finanse ediliyor.
Başka bir ifadeyle:
Sistemin maliyetinin önemli kısmını tüketici ödüyor.
Burada asıl soru şu:
Tüketicilerin üstlendiği bu maliyet;
Daha fazla üretime mi,
Daha düşük ithalata mı,
Daha yüksek verimliliğe mi,
Daha güçlü bir tarım sistemine mi dönüşüyor?
Yoksa yalnızca mevcut yapının devamını mı finanse ediyor?
Bence artık tartışmamız gereken konu:
"Daha fazla korumacılık mı, daha az korumacılık mı?"
Değil.
Asıl tartışma:
Koruma mimarisi nasıl tasarlanıyor?
Çünkü mesele sadece et, süt, şeker veya buğday değil.
Mesele;
- Üretim,
- Girdi,
- Sanayi,
- Ticaret,
- Tüketim,
- Enflasyon,
- Sürdürülebilirlik arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğu.
Bu nedenle soru şu:
Türkiye tarımı mı yönetiyor, yoksa tarımın ortaya çıkardığı sonuçları mı yönetiyor?
Ve belki de bugün cevaplamamız gereken en önemli soru:
Eti koruyoruz, peki yemi neden korumuyoruz?
Daha açık söylersek:
Sorun İthalat Değil, Sistemin Kendisidir.
Bu noktada sorulması gereken soru artık ithalat değildir.
Türkiye tarım ve gıda sektöründe hala net ihracatçı bir ülkedir.
Asıl soru şudur:
Eğer et, süt, şeker ve tahıl gibi ürünlerde dünyanın en yüksek koruma duvarlarından bazılarına sahipsek, neden aynı anda yem, yağlı tohum ve temel girdilerde dışa bağımlılık sürüyor?
Bu soru bizi tarife tartışmasından çıkarıp sistem tartışmasına götürüyor.
Çünkü tarım yalnızca nihai ürünlerden oluşmuyor.
Et yalnızca et değildir.
Süt yalnızca süt değildir.
Bunlar uzun bir üretim zincirinin son halkalarıdır.
Eğer zincirin son halkalarını koruyup ilk halkalarını ihmal ediyorsak, aslında sistemi değil sonuçları yönetiyor olabiliriz.
Bugünkü Yapı Sürdürülebilir mi?
Veriler önemli bir gerilime işaret ediyor.
Bir tarafta:
- Yüksek koruma,
- Yüksek MPS,
- Negatif CSE, yani tüketicinin sisteme kaynak aktardığı bir yapı var.
Diğer tarafta:
- İthal yem,
- İthal yağlı tohum,
- İthal gübre,
- İthal canlı hayvan, gerçeği var.
Bu durumda şu soru meşru hale geliyor:
Tüketicilerin ve çiftçilerin katlandığı maliyetler uzun vadede üretim kapasitesine mi dönüşüyor, yoksa mevcut sistemin ayakta kalmasını mı sağlıyor?
Eğer yıllar geçmesine rağmen aynı sorunlar devam ediyorsa, tartışılması gereken şey korumanın miktarı değil, korumanın tasarımıdır.
Tarım Politikası mı, Enflasyon Politikası mı?
Belki de en zor soru budur.
Bugün birçok kararın amacı yalnızca üretimi artırmak değildir.
Aynı zamanda:
- Enflasyonu sınırlamak,
- Sanayiye ucuz girdi sağlamak,
- Tüketiciyi korumak,
- Arzı yönetmek amaçları da bulunmaktadır.
Bu nedenle tarım politikası giderek:
- Ticaret politikasına,
- Sanayi politikasına,
- Enflasyon politikasına dönüşmektedir.
Ancak bu hedefler her zaman aynı yönde hareket etmez.
Birini korurken diğerini zayıflatabilirsiniz.
Tam da bu nedenle bugün yaşadığımız tartışmaların önemli bölümü aslında üretim tartışması değil, öncelikler tartışmasıdır.
xxx
Belki de Yanlış Soruyu Soruyoruz
Uzun yıllardır şu soruyu tartışıyoruz:
Daha fazla koruma mı?
Daha az koruma mı?
Oysa veriler başka bir soruya işaret ediyor:
Nasıl bir koruma?
Çünkü mesele gümrük vergilerinin yüksekliği değil.
Mesele:
- Üretim,
- Girdi,
- Sanayi,
- Ticaret,
- Tüketim,
- Sürdürülebilirlik arasında nasıl bir ilişki kurulduğu.
Sonuç
Bu yazının sonunda ulaştığım sonuç oldukça basit:
Türkiye'nin temel sorunu korumacılığın yüksekliği veya düşüklüğü değildir.
Asıl sorun, tarımın hala büyük ölçüde ürün bazında düşünülmesi ve yönetilmesidir.
xxx
Oysa değişen dünyada;
- İklim,
- Enerji,
- Su,
- Lojistik,
- Ticaret,
- Gıda güvenliği aynı sistemin parçalarıdır.
Bu nedenle Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu şey yeni bir destekleme paketi veya yeni bir tarife değil;
Üretimden tüketime, girdiden dış ticarete kadar uzanan “bütünlüklü” bir tarım sistemi politikasıdır.
Belki de artık sormamız gereken soru şudur:
Türkiye tarımı mı yönetiyor, yoksa tarımın ortaya çıkardığı sonuçları mı yönetiyor?
İşte bu soruya verilecek cevap, gelecekteki tarım politikasının yönünü belirleyecektir.