Bir ülkede çiftçiye “müjde” diye sunulan şey, çoğu zaman gerçeğin üzerini örten bir kelime oyununa dönüşüyor.

Son günlerde tarım kredi uygulamasında yapılan yeni düzenleme de tam olarak böyle: Önce “vergi ve SGK borcu yoktur” şartını getir, üreticiyi sübvansiyonlu krediye muhtaç bırak, sonra şartı “kısmen ve şartlı” esnetip bunu başarı hikayesi gibi anlat…

Kim getirdi, kim düzenledi; şaka gibi.

Oysa mesele çok basit: Çiftçi bugün krediye keyfinden değil, mecburiyetten gidiyor. Mazot, gübre, yem, ilaç…

Üretimin girdi faturası büyürken, ürünün fiyatı çoğu zaman yerinde sayıyor. Kısa vadeli işletme kredisi, artık “yatırım” değil “hayatta kalma” kredisi. Birçok üretici de eski krediyi yenisiyle kapatıp aradaki faizi ödeyerek “takla attırma” denilen döngünün içinde kalıyor.

Tam da bu döngünün ortasına “borcu yoktur” şartı koymak ne demekti?

Şuydu: “Borçlusun diye kredi veremem; kredi alamadığın için daha çok borçlanırsın.”

Yani üretimi sürdürebilmek için krediye mahkûm edilen çiftçiye, kredinin kapısına bir kilit daha takmak.

Şimdi gelinen noktada, Resmî Gazete’de yayımlanan düzenlemeyle diyorlar ki:

Tamam, borcun varsa da kredi kullan; ama önce o kredinin bir kısmıyla borcunu bize öde.

Düzenleme ne getiriyor, ne götürüyor?

Özetle deniliyor ki: Sübvansiyonlu kredi kullanmak isteyen çiftçi, kredi kullandırımında en fazla 15 gün önce alınmış belgeyle “vadesi geçmiş borcu yoktur” diyecek.

Borcu varsa, alacağı kredinin en fazla %25’i doğrudan vergi/prim borcuna mahsup edilecek.

Bu mahsup tutarı, kredi büyüklüğü ne olursa olsun, 1 yıl içinde toplam 300 bin TL’yi geçemeyecek.

“Temel hayvansal” ve “temel bitkisel” üretimde, tamamı ayni olmak kaydıyla 400 bin TL’ye kadar olan kredilerde 31 Aralık 2026’ya kadar borç şartı aranmayacak.

Kağıt üzerinde bakınca “kolaylaştırma” gibi duruyor. Ama işin özü şu: Çiftçi borcunu ödemiyor; borcunu ödemek için daha fazla borçlanıyor.

Devlet alacağını tahsil ediyor; çiftçinin nakdi daralıyor; üretim sermayesi küçülüyor.

“Şartı kaldırdık” mı, yoksa “krediyi tahsilat aracına mı çevirdik”?

Bu modelin temel mantığı şudur: “Önce bizim alacağımızı garantiye alalım; sonra çiftçi üretim için kredi kullanabilsin.”

Yani destekli kredi, üretimi ayakta tutacak bir araç olmaktan çıkıp, kamu alacağının tahsilat kanalına dönüşüyor. Devlet açısından bakınca risk azalıyor; çiftçi açısından bakınca risk büyüyor. Çünkü üretici, üretim için kullanması gereken finansmanı daha baştan kaybediyor.

Bir de şunu soralım: Çiftçinin borcu var diye krediye erişimi kesilmişti. Şimdi borcu var diye kredinin bir kısmı otomatik kesilecek. Peki çiftçinin eline kalan tutar, girdi almaya yetmezse ne olacak?

Ya eksik girdiyle verim düşecek,

Ya daha pahalı borçlanmaya gidecek,

Ya da üretimden çekilecek.

Üstelik uygulamada bankaların “bin dereden su getirme” refleksi değişmiş değil. Kredi tahsisi, limit, teminat, ipotek, kefil, ekspertiz…

Bunlar devam ediyor. Çiftçi, önce krediye uygun bulunacak; sonra krediden kesinti yapılıp borcu tahsil edilecek; sonra kalanla üretim yapmaya çalışacak. İşlem sırası bile çiftçiyi baskılayan bir bürokrasiye dönüşüyor.

“Müjde” diye sunulan şey aslında ne?

Şu: Önce kapıyı kilitle, sonra anahtarın ucunu göster.

Üstelik “Anahtarı verdik” diye bayram ettir.

Bu yüzden bazı iktidar il-ilçe yöneticilerinin, milletvekillerinin bunu “müjde” diye duyurması kadar, bazı çevrelerin “teşekkür” beklentisi de anlaşılır değil. Teşekkür edilecek şey, çiftçiyi sıkıştıran şartı koymak değil; o şartı hiç getirmemekti. Dahası, gerçekten çözmek isteyen bir irade, borcu olan çiftçiyi krediyle borçlandırarak değil; borç yükünü hafifleterek üretime tutundurur.

Gerçek çözüm ne olurdu?

Borçsuzluk şartı yerine yapılandırma ve takvim: Çiftçinin vergi/prim borcu varsa, üretim sezonunu gözeten, gelirle uyumlu bir yapılandırma yapılır; kredi kapısı kapanmaz.

Sübvansiyonlu kredi, tahsilat aracı olmamalı: Destekli kredi; girdi, yatırım ve üretim devamlılığı için vardır. Kamu tahsilatı için kredi kullandırmak, çiftçinin üretim sermayesini azaltır.

Afet ve gelir kaybı yıllarında otomatik erteleme: Don, kuraklık, sel gibi yıllarda prim ve vergi yükleri otomatik olarak ötelenir; çiftçi “borçlu” diye sistem dışına itilmez.

Ayni kredi istisnası genişletilmeli ve nakit akışına çevrilmeli: “Tamamı ayni” şartı, birçok üretici için pratikte dar bir alana sıkışıyor. Üreticinin gerçek ihtiyacı çoğu zaman nakit akıştır.

Son sözüm ise şudur:

Bugün üretici, tarlasına küsmesin diye ayakta kalmaya çalışıyor. Siz önce “borcu yoktur” diye kapıyı kapatıp, sonra “kredinin %25’ini keseriz” diye kapıyı aralıyorsanız, buna “müjde” denmez.

Bu; çiftçiye nefes olmak değil, çiftçinin nefesinden pay almak demektir.

Tarım, günü kurtaran açıklamalarla değil; güvenle, öngörüyle ve adaletle yönetilir. Üreticiye “krediyi veriyoruz” diyerek değil; üreticinin eline gerçekten üretim yapacağı sermayeyi bırakarak sahip çıkılır.

Tarım’dan Haber arşivi: Çiftçi borçları dosyası

Türkiye’de tarım sektöründe üreticinin finansman sorunu uzun yıllardır gündemde yer alıyor. Geçmişte yayımlanan haberler, çiftçi borçlarının artışı, yapılandırma tartışmaları ve destek politikalarının etkisini ortaya koyuyor. İşte Tarımdan Haber arşivinden öne çıkan bazı başlıklar: