Biz yaş meyve sebze ihracatına sadece döviz geliri penceresinden bakmıyoruz. Daha derinde, stratejik bir gerçek var. Yaş meyve sebze yüksek oranda su içerir, dolayısıyla tarlada kullanılan su da ürünle birlikte ülke dışına taşınır. Literatürde bunun adı sanal sudur, yani bir ürünün üretimi için tüketilen suyun ticaret yoluyla başka ülkelere “gömülü” biçimde taşınmasıdır.

Bu yüzden kritik soruyu açıkça koyuyoruz. Biz gerçekten domatesi, biberi, portakalı mı ihraç ediyoruz, yoksa suyu ve emeği düşük katma değerle mi gönderiyoruz. Dünya ticareti “ürün” taşırken, arka planda suyu, enerjiyi, emeği ve lojistik maliyetini de taşır. Üstelik taze ürün hassastır, raf ömrü kısadır, fire riski yüksektir. Bu kırılganlık, suyun ve emeğin değerini daha da görünmez hale getirir. Sanal su ticareti ve su ayak izi literatürü, ürün ticaretinin aynı zamanda suyun ticareti anlamına geldiğini net biçimde ortaya koyar.

Bizim hedefimiz taze ihracatı toptan reddetmek değil. Hedef, tazeyi doğru yerde konumlandırmak, asıl sıçramayı katma değerli dönüşüm ile yapmak. Çünkü suyun ve biyokütlenin değerini ülkede yoğunlaştırdığınız an ihracatın niteliği değişir. Ton taşımak yerine gramla değer taşımaya başlarsınız. Bu yaklaşım hem su baskısı hem fiyat oynaklığı hem de fire yönetimi açısından ülkeyi güçlendirir.

Bunun için önümüzde çok net bir yön var. Tazeyi taşımak yerine değeri yoğun ürünlere odaklanmak. Konsantre, püre, kurutma, dondurma gibi hacmi düşüren işlemler, birinci basamaktır. İkinci basamak, gerçek sıçramayı getiren alanlardır. Ekstrakt, aroma, uçucu yağ, doğal renk vericiler, belirli ürün gruplarında etkin madde üretimine giden standartlaştırılmış ara girdiler. Bu hat, tedarik zincirini kısaltır, raf ömrünü uzatır, lojistik maliyetini azaltır, fiyat pazarlığında üreticinin elini güçlendirir. En önemlisi, tazede “standart dışı” sayılıp değersizleşen ürünleri de ekonomiye kazandırır.

Burada kilit kavram, işi bir fabrika kurmak gibi görmemektir. Ben buna biyorefineri mantığı diyoruz. Meyve sebze işleme tesisleri sadece meyve suyu üreten yerler olmaktan çıkmalı, aynı hammaddeden birden fazla ürün üreten entegre yapılara dönüşmelidir. Çünkü en büyük kayıp, ürünün sadece “güzel” kısmını pazara çıkarıp geri kalanını maliyet gibi görmektir.

Türkiye’nin domates ihracatı yalnızca taze ürünle sınırlı değil; salça, kurutulmuş ve dondurulmuş ürünler de önemli pay alıyor. Nitekim sektörde domates ve türev ürün ihracatının 1 milyar dolar hedefiyle gündeme geldiği [Türkiye domates ihracatında hedefi 1 milyar dolara çıkardı] haberinde bu tablo açıkça görülüyor.

Asıl stratejik nokta şudur. Meyve sebzenin “geri suyu” ve “geri kalan biyokütlesi” ülkenin içinde değer üretmeye devam etmelidir. Bu, döngüsel biyoekonominin sahadaki karşılığıdır. Meyve suyu ve konsantre hattı gıdaya dönüşür. Posa, kabuk, çekirdek gibi yan ürünler hayvan yemi, pektin benzeri bileşenler, ekstraksiyon girdileri gibi alanlara yönlenir. Uygun fraksiyonlar fermantasyon süreçleriyle biyoetanol ve biyogaz gibi enerji ürünlerine gidebilir. FAO kaynakları, meyve sebze yan ürünlerinin hayvan yeminde kullanılabileceğini, aynı zamanda biyoaktif bileşenlerin ekstraksiyonu için değerli bir kaynak olduğunu açıkça ortaya koyar.

Türkiye’nin bu dönüşüm için altyapısı var. Tarımsal üretim gücümüz var, sanayi kabiliyetimiz var, lojistik ağımız var, üniversite ve AR GE kapasitemiz var, girişimcilik ekosistemimiz var. Eksik olan çoğu zaman teknoloji değil. Entegrasyon, ölçek, standart, pazar aklı ve yatırım koordinasyonu eksik. Bu koordinasyon kurulmadıkça, taze ihracattan kazanılan gelir suyun ve emeğin gerçek maliyetini telafi edemiyor.

Biz bu dönüşümü aynı zamanda bir su stratejisi olarak görüyoruz. Çünkü sanal su yaklaşımı, ürün ihracatının suyun sanal ihracatı anlamına geldiğini söyler. Tarımın suyla ilişkisi, sadece üretim teknikleri konusu değil, ülkenin dayanıklılığı konusudur. OECD değerlendirmeleri de tarımın su çekimleri üzerindeki ağırlığını ve su politikasıyla tarım politikasının birlikte düşünülmesi gerektiğini vurgular.

Sahaya inen yol haritası basittir.

Bir, ürün öncelik matrisi kurulur, su baskısı yüksek havzalar, fire oranı yüksek ürünler, tazede fiyat dalgalanması yüksek gruplar öne alınır.

İki, üretim alanına yakın, soğuk zincirle entegre, çoklu ürün çıkaran bölgesel işleme kümeleri kurulur.

Üç, ekstrakt, aroma, yağ gibi ürünlerde standart ve sözleşmeli tedarik sistemi oturtulur.

Dört, yan ürün ekonomisi zorunlu tasarım olur, posa, kabuk, çekirdek için yem, enerji, ekstraksiyon hatları baştan planlanır.

Beş, pazar geliştirme üretimden önce kurulur, kozmetik, gıda bileşenleri, fonksiyonel gıda, yem sanayi, biyoyakıt gibi alanlarda alıcı ve standart setleri önceden bağlanır.

Son sözümüz nettir. Yaş meyve sebze ihracatı sadece ticaret başlığı değildir, bir su, enerji ve kalkınma stratejisidir. Tazeyi tamamen bırakmadan, katma değerli ürünlere geçişi planlı biçimde büyütürsek, suyu ve emeği ülke içinde değere dönüştürürüz. Üretici kazanır, sanayi büyür, ülke gıda ve su güvenliğinde daha güçlü bir zemine oturur.