Bu yazı yaklaşık bir haftadır yayıma alınmadı.
Cevabı bugün geldi.
Sadettin Bey, yazıyı yayıma almadan önce yaptığı editoryal okuma sırasında, metnin girişinde kullandığım bir cümleden dolayı yazının bu haliyle yayımlanmasının doğru olmayacağını; nedenini ise hakkında usulsüzlük yaptığı iddiası bulunan mağaza müdürünün kendisini telefonla aradığını, söz konusu usulsüzlüğü kendisinin yapmadığını, olayın ortaya çıktığı tarihlerde yıllık izinli olduğunu ve usulsüzlüğün bir başka mağaza çalışanı tarafından gerçekleştirildiğinin tespit edildiğini söylediğini ifade eden bir mesaj gönderdi.
Yapılan görüşmenin ardından da bu yeni gelişmenin ayrı bir başlık altında haberleştirildiğini belirtti.
Doğrusu, aldığım bu mesajı yalnızca yazının neden yaklaşık bir haftadır bekletildiğine ilişkin bir mazeret olarak görmedim.
Sadettin Bey’in yazıyı yayıma almadan önce gösterdiği bu dikkati ve detayları sorgulama çabasını hem işine duyduğu saygının hem de işinin gereği olarak yerine getirmesi gereken bir kontrol ve denetim anlayışı olarak değerlendiriyorum.
Sadettin Bey'in tavrında görülen bu titizlik bizlere, gecikme gibi görünen Teftiş ve denetim süreçlerinin aslında işi aksatan birer engel olmadığını; tam aksine, işin kalitesiyle birlikte hatasız ve kusursuz bir sonucun en büyük teminatı olduğunu da anlatıyor.
Tabii anlamak isteyenler için.
Bazen bir metindeki tek bir cümleyi değiştiren ayrıntı, bir olayın bütün anlamını değiştirebilir.
Bazen bir ayrıntıyı fark etmek, bütün bir olayın seyrini değiştirebilir.
Bir kişinin olayın gerçekleştiği tarihte görev başında olup olmadığı, bir işlemin ne zaman yapıldığı veya bir olayın hangi şartlar altında meydana geldiği ortaya konulmadan varılacak hüküm, eksik bilgi üzerine kurulmuş bir değerlendirme ve yazılacak bir haber büyük bir vebal olur ve kul hakkına girer. Zaman, kişi ve olay arasındaki bağ doğru kurulmadığında, hakikat de yanlış yerde aranabilir.
Demem o ki; üzerinde yoğun şüphe bulunan bir insanın, ortaya çıkan yeni bilgiler ışığında söz konusu usulsüzlükle ilgisinin bulunmadığının ve hakkında oluşan şüphenin giderildiğinin kamuoyuna duyurulması, yalnızca gazetecilik sorumluluğu değil; aynı zamanda bir hak, adalet ve vicdan meselesidir.
Sadettin Bey, işini savsaklamamış, sıradan bir haber düzeltmenin çok ötesine geçmiş; gerçeğe olan mutlak sadakati, mesleki ahlakı ve vicdanının sesi doğrultusunda hareket etmiş, söz konusu kişinin zedelenen şahsi itibarını toplum ve okuyucu nezdinde iade etmiş ve hem hukuki hem de ahlaki açıdan doğru olanı yerine getirmiştir.
Şimdi asıl konumuza dönelim…
Bir ayrıntının gözden kaçması milyonlarca liralık bir kaybı görünmez hale getirebiliyorsa, bir stok açığı farklı marketlerden yapılan transferlerle kapatılabiliyorsa ve bütün bunlar ancak ikinci bir sayımda ortaya çıkarılabiliyorsa...
O zaman teftiş ve denetimin neden yalnızca bir prosedür değil; ortak bir amaç için çalışan kurumların, şirketlerin, vakıfların, derneklerin, devlet kurumlarının ve holding gibi her türlü yapının hafızası, vicdanı ve güvenlik mekanizması olduğunu; en nihayetinde bu yapıları inşa eden insanın en küçük davranış, eylem ve hareketlerinin de farklı eller tarafından kontrol edilmesi gerektiğini, çünkü bunun insanın doğası gereği suistimale veya bencilce davranmaya yönelmesinin önüne geçecek mutlak bir yaşam şartı olduğunu konuşmaya başlayabiliriz.
Evet…
Bir market…
Bir mağaza…
Ve o mağazada çalışan bir personelin kendi kurduğu özel şirket üzerinden depodaki ürünleri piyasaya satarak kurumu milyonlarca lira zarara uğrattığı büyük bir usulsüzlük...
Kamuoyuna yansıyan bu olayda odaklanılması gereken nokta, bir mağaza çalışanının tek başına ne yaptığı değil; o davranışın nasıl olup da fark edilmeden bu noktaya kadar gelebildiğidir. Daha önemlisi, bu kadar işlem, bu kadar ürün, bu kadar para hareketi nasıl olup da denetim mekanizmalarının radarına girmemiştir?
Marketin denetim sorumluları, bu boyuttaki bir usulsüzlüğü neden anlayamamış, nasıl tespit edememiştir?
Burada sorulması ve cevabı aranması gereken şu birkaç soruya dikkatinizi çekmek isterim.
Mağaza içi stok sayımları (envanter) düzenli yapıldı mı, eksilen veya çalınan ürünler (fire ya da hasarlı ürünler) günlük kaydedildi mi?
Tedarikçiden gelen ürünlerin sisteme girilirken miktar veya barkod kontrolü dikkatli yapıldı mı?
Kapalı devre kamera sistemi (CCTV) kasaları, depo girişlerini veya değerli ürün raflarını net görüyor muydu? Kayıtlar düzenli inceleniyor muydu?
Personel birbirinin kasa şifresini veya yetkili kartını kullanıyor muydu?
Ve o kişi bunu yapabilecek cesareti ve imkanı nasıl buldu?
GÜVEN BAŞKA, DENETİM BAŞKA
Bu usulsüzlükle ilgili olarak ulusal ölçekte yayın yapan çeşitli gazete ve haber sitelerinin yanı sıra tarimdanhaber.com portalında da manşetten verilen “Tarım Kredi'de denetim çöktü! Mağaza müdürü kendi kurduğu şirket üzerinden marketi dolandırdı” başlıklı haberi; ardından mağaza müdürünün Sadettin İnan'ı telefonla arayıp konunun kendisiyle alakalı olmadığını, olay tarihinde yıllık izinli olduğunu söylemesini ve yine Sadettin İnan'ın yaptığı araştırmadan sonra yayımlanan “Tarım Kredi’de Market adeta boşaltılmış. Yönetim ancak ikinci sayımda fark etti” haberlerini hatırlarsınız.
Bu haberleri okurken, yıllar önce özel bir televizyon kanalında yayımlanan "Restoran Sırları" isimli programı hatırladım.
Programda işletmelerinde kasadan para çalındığından, malzemelerin usulsüz kullanıldığından, müşterilere kötü davranıldığından veya çalışanların görevlerini ihmal ettiğinden şüphelenen restoran sahipleri programa başvuruyordu.
Restoran dedektifi ve ekibi, işletme sahibinin bilgisi dâhilinde mutfak, depo ve salon gibi bölümlere gizli kameralar yerleştiriyor; ardından müşteri veya yeni işe başlayan personel kılığında görevlendirilen kişiler aracılığıyla çalışanların davranışlarını gözlemliyordu.
Programın sonunda usulsüz davranışlarda bulunduğu tespit edilen çalışanlar odaya çağrılıyor, görüntüler önlerine konuluyor ve çoğu zaman iş akitleri feshediliyordu.
Elbette bu televizyon programının kurgusal yönü var ve şu gerçeği oldukça iyi anlatıyordu: Bir insanın ne yaptığı kadar, onu kimsenin izlemiyor olduğunu düşünmesi de önemlidir.
Kurgusal yönü ile öne çıkan Restoran Sırları programı ile Koop Market’te kamuoyuna yansıyan gerçek olayı zihnimde aynı noktada buluşturan tek şey var: Denetim, insan ve niyet
İnsan sadece mevzuatla hareket etmez. Kural vardır, sorumluluk vardır, yetki vardır; ama bütün bunların merkezinde, insanın temel ahlaki duruşunu belirleyen niyeti vardır.
Sistemleri insanlar kurar, insanlar işletir ve yine insanlar o sistemlerin açıklarını kullanabilir.
İyi niyetli insan sistemi doğru ve amacına uygun biçimde kullanırken, kötü niyetli insan aynı sistemi kendi lehine çevirmek için açık arayabilir.
İnsan unsurunun bulunduğu her yerde hata, ihmal, zaaf ve hatta kasıtlı davranış ihtimali vardır. İşte bu nedenle hukukta, ticarette ve kurumsal yönetimlerde sistemler kişilere duyulan mutlak güven üzerine değil; kurallara, yetkiye, sorumluluğa, hesap verebilirliğe ve denetime dayalı olarak kurulurlar.
Kurallar bunun için vardır.
Kontrol bunun için vardır. Teftiş ve denetim bunun için vardır. Mesele insanlara güvenip güvenmemek değil; güveni sistemle koruyabilmek, iyi niyetliyi korurken kötü niyetlinin sistemi istismar etmesine imkân vermemektir.
İnsanın en temel psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarından birisi “güvenilme” arzusudur.
İnsan, içindeki iyi niyetin, dürüstlüğün ve karakterin dışarıdan görülmesini ister. Bir insana güvenmek, ona bir sorumluluk ve yetki teslim etmek demektir.
Birine “Sana güveniyorum” dediğinizde, onun aklına, yeteneğine ve karakterine onay vermiş olursunuz. Ancak güvenmek, kontrol etmeyi ve denetlemeyi ortadan kaldıran bir teslimiyet anlamına gelmemelidir.
Bazen insanlar kendilerini yed-i emin gibi, güven konusunda sarsılmaz bir itimat makamında görür ve yalnızca yöneticinin değil çevresinin yaptığı bazı küçük rutin kontrollerden duyduğu rahatsızlığı “Bana güvenmiyor musun?” diyerek tavır alabilirler.
Onun bu tavrı karşısında verilecek tek bir cevap vardır:
“Eyvallah. Sana senden daha fazla güvendiğimi biliyorsun. Seni geçtim. Peki, bu güveni kurumsal olarak nasıl koruyacağım? Senin yapacağın bir hatanın, dalgınlığın, dikkatsizliğin ya da ihmalinin bedelini kim ödeyecek? Sen mi, ben mi, yoksa ikimiz mi?”
Güven ile denetim birbirinin düşmanı değil; tam tersine, birbirinin tamamlayıcısıdır.
Yöneticinin görevi, çalışanına güvenmemek değil; fakat yalnızca güvenmek de değildir. Duyduğu güveni kurumsal mekanizmalarla korumak, kişisel güveni kurumsal güvene dönüştürmektir.
Nitekim müfettişler, kontrolörler ve denetçiler arasında sıkça kullanılan ve Almanlara atfedilen, “İtimat kontrole mâni değildir.” sözü de aslında bu güven ve yönetim anlayışını tek cümlede özetlemektedir.
Siz bir çalışanınıza, bir arkadaşınıza veya bir yakınınıza ucu açık güvenebilirsiniz.
Ancak güven, yapılan işin belirli aralıklarla kontrol edilmesine engel değildir. Çünkü bir insanın güvenilir olması, yaptığı her işin ve ortaya koyduğu her sonucun kayıtsız ve şartsız doğru olduğu anlamına gelmez.
Hatta ölçüsüz güven, zamanla suiistimal ihtimalini artırabilir. Bu nedenle güvendiğiniz insanın ne yaptığını görmek, işlerin nasıl yürüdüğünü bilmek ve gerektiğinde niyet ile sonucu birbirinden ayırabilmek için arada bir arkanıza bakmanız gerekir.
Denetim, güvensizliğin değil, sorumluluğun bir gereğidir. Yalnızca yanlış yapanı yakalamak için değil, doğru yapanı korumak için de vardır.
Denetim, iyi çalışanı töhmet altında bırakmaz; aksine onu başkalarının hatasından korur. Dürüst çalışanın emeğini, itibarını ve başarısını kayıt altına alırken, niyeti bozuk olanların kurumu ve kurumsal kaynakları istismar etmesinin de önüne geçer.
Kurumuna sahip çıkmak isteyen bir yönetici, personeline güvendiği kadar, o güveni sağlıklı bir sistem içinde yaşatmak istiyorsa denetimden vazgeçmemelidir.
Nasıl düzenli sağlık kontrolünden geçmek hasta olduğunuz anlamına gelmiyorsa ve çoğu zaman hastalığı teşhis etmekten önce, hastalığın ortaya çıkmasını önlemeye yönelik bir tedbirse; kurumsal denetim yapmak da çalışanlara güvenilmediği anlamına gelmez, tam tersine, yanlış ortaya çıkmadan önce müdahale etmek, yanlışın ortaya çıkabileceği alanları önceden görmek ve buna karşı tedbir almaktır.
Hiç kimse, “Ben iyi araba kullanıyorum, emniyet kemerine ihtiyacım yok.” dememelidir. Emniyet kemeri, muhtemel bir kazada sizi nasıl koruyorsa, denetim de muhtemel suiistimallere karşı sizi ve kurumunuzu öyle korur.
KURUMSAL HİPERMETROPİ VE MİYOPİ
İş ve emek üreten bütün kurum ve kuruluşlar yalnızca iyi niyetli insanlara güvenerek değil; güveni kurumsal kurallar, etkin iç kontrol, teftiş ve sürekli denetim mekanizmalarıyla güvence altına alarak ayakta kalır.
Eğer bir yerde denetim zayıflar, kontrol mekanizmaları gevşer, geçmişten gelen prensipler çiğnenir ve hafızası sahadan koparılırsa, bir süre sonra ortaya çıkan sorun artık yalnızca bireysel bir hata olmaktan çıkar; kurumsal körlüğün işaretine dönüşür.
Kurumsal körlük yalnızca bakıp görememek değildir.
Bazen görmek istememek; her şeyin yolunda gittiğine kendini fazlasıyla inandırmaktır.
Yöneticiler önlerine gelen raporlarla ve kulaklarına fısıldanan sözlerle yetinmeye başladığında; başkalarınca yapılan uyarıyı kişisel saldırı ve denetimi güvensizlik olarak gördüğünde kurumu da kendini de farkında olmadan oluşturduğu dar bir konfor alanına hapseder.
İzmir Çiğli’de yaşanan olayın cevabı birazda budur:
Eğer etkin ve kesintisiz işleyen bir denetim sistemi varlığını sürdürebilmiş, yılların birikimine sahip denetim kadroları asli görevlerinden uzaklaştırılmamış, iç kontrol refleksi ve müfettişlik müessesesi zayıflatılmamış olsaydı, kamuoyuna yansıyan iddiaların daha erken aşamada fark edilmesi ve önlenmesi mümkün olabilirdi.
Son yıllarda büyük kurumlarda elektronik muhasebe, merkezi takip sistemleri ve anlık veri akışı sayesinde her şeyin merkezden izlenebileceği, dolayısıyla klasik saha denetimine eskisi kadar ihtiyaç kalmayacağı yönünde bir anlayışın zaman zaman öne çıktığı görüyoruz.
Teknolojinin sağladığı imkanlar elbette küçümsenemez.
Dijital sistemler veriyi toplar, analiz eder, hazırlanan istatistiki bilgiler yöneticilere hız kazandırır ve karar alma süreçlerini kolaylaştırır.
Fakat teknoloji ile denetim birbirinin alternatifi değildir. Teknoloji denetimin yardımcısıdır; denetimin kendisi değildir.
Yazılımın sınırı ile insan sezgisini de birbirinden ayırmak gerekir. Sistemin arkasında sürekli çalışan dijital kâtip; klavyeden yazdığınız bir harfi, fareyle tıkladığınız bir butonu, mikrofona gelen sesi veya kameradaki görüntüyü yakalar; kendisine verilen ham verileri (bilgileri) alır, bunları verilen talimatlara göre çok hızlı bir şekilde işler, saklar ve sonuç olarak anlamlı birer çıktı olarak sunar.
Ancak asıl mesele, olağan görünen bu işlemlerin içindeki olağan dışılığı fark etmektir. Deneyimli bir denetçi dikkati yalnızca kayıtlara ve rakamlara vermez, insan davranışındaki küçük ayrıntılara da takılır.
Çünkü bir tereddüt veya basit bir soruya verilen ölçüsüz bir cevap, birbirinden kopuk görünen iki olay arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarabilir. İşte tam da bu noktada, insan sezgisi ile yazılımın sınırı ortaya çıkar; çünkü bir yazılımdan, verilerin arasındaki bu görünmeyen ilişkiyi insan davranışının anlamı üzerinden fark etmesini bekleyemezsiniz.
SAHADAN KOPAN DENETİM, DENETİM DEĞİLDİR
Tarım Kredi Kooperatiflerinin teknoloji hamleleriyle ilgili kamuoyuna yansıyan değerlendirmelerde, yeni muhasebe ve takip sistemleri sayesinde işlemlerin merkezden elektronik ortamda izlenebileceği ve bu nedenle klasik saha denetimlerine daha az ihtiyaç duyulacağı yönündeki yaklaşımlar zaman zaman dile getirilmektedir.
Oysa tam tersine, teknoloji ile saha denetimi birlikte yürütülmelidir. Teknoloji size “ne olduğunu” gösterebilir. Tecrübeli denetçi ise “neden olduğunu” bulur.
Bu nedenle Tarım Kredi Kooperatifleri Merkez Birliği Genel Müdürlüğü bünyesinde görev yapan bazı müfettişlerin ve bölge birliklerinde görev yapan bazı kontrolörlerin, kamuoyuna yansıyan gelişmelere göre işlem hacmi, kredi sirkülasyonu, gübre ve yem satışı yüksek olan merkez kooperatiflere yönetici olarak görevlendirilmeleri de ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.
Yöneticilerin yaptıkları bu görevlendirmelerin, bu makas değişikliğinin kendi şartları içinde mutlaka bir açıklaması ve anlamı vardır.
Fakat burada sorulması gereken soru; denetim kadrolarının asli uzmanlık alanlarından uzaklaştırılması sonrası, kurumun denetim hafızası ve refleksinin ne derece zayıfladığı, yapılan bu işin doğru adım olup olmadığıdır.
Bu sorunun cevabı üzerinde ciddi biçimde düşünmek gerekir. Çünkü insan unsurunun bulunduğu yerde, insanın insanı denetlemesine duyulan ihtiyaç hiçbir zaman ortadan kalkmaz.
Kurumları ayakta tutan elektronik sistemler, yazılımlar ve algoritmalar ne kadar güçlü olursa olsun; o sistemlerin ürettiği veriyi doğru yorumlayan da yanlış yorumlayan da, insan davranışını okuyabilen, niyetlerin şifresini çözen ve gerektiğinde en küçük ayrıntıyı dahi sorgulayabilen nitelikli insan kaynağıdır.
Bunun en somut örneklerinden biri yaşadığınız sağlık sorununun kaynağını ortaya koymak amacıyla girdiğiniz Manyetik Rezonans (MR) görüntüleme değil midir?
Vücudun iç yumuşak dokularını ayrıntılı biçimde görüntülemek için kullanılan MR çekimi size hastalığınızın teşhisini kendiliğinden koymaz, fakat bir hastalık, anormallik veya sorunun olup olmadığını değerlendirmeniz için size ipucu verir. O görüntüleri okuyup yorumlayan, ayrıntılar arasındaki ilişkiyi kuran ve bulguların ne anlama geldiğini değerlendiren yine insandır.
Öyleyse teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insanın dikkatine, tecrübesine, sezgisine ve muhakemesine duyulan ihtiyaç ortadan kalkmaz. Denetimde de durum bundan farklı değildir: Sistem veriyi gösterir; fakat o verinin ne söylediğini, hatta bazen neyi söylemediğini fark edecek olan yine insandır. Mesele daha fazla teknolojiye sahip olmak değil; teknolojiyi güçlü bir denetim kültürüyle birlikte kullanabilmektir.
ÇİĞLİ TARIM MARKETTE YAŞANAN USULSÜZLÜĞÜN BİZE SÖYLEMEK İSTEDİĞİ
Bugün İzmir Çiğli’de Koop Market’te yaşanan ve kamuoyuna yansıyan olay bu açıdan yalnızca “bir mağaza çalışanının ne yaptığı” üzerinden okunmamalıdır.
Böyle bir durum nasıl olup da daha önce fark edilmemiştir?
Bir mağaza çalışanının kendi kurduğu şirket üzerinden Tarım Kredi ürünlerini piyasaya satabildiği iddiaları karşısında; o işlemlerin nasıl gerçekleştiği, hangi raporlarda yer aldığı, hangi denetimlerden geçtiği, hangi mekanizmaların bunu fark edemediği ve daha önemlisi, neden daha önce fark edilemediği sorularının cevabı mutlaka ortaya konulmalıdır.
Bu nedenle bugün Koop Marketin kamuoyuna yansıyan zarar ettiği iddiaları, mağazaların çalışma düzeni, bazı marketlerin haftanın belirli günlerinde kapatılmasının gündeme gelmesi ve kurumun kaynaklarının kullanımına ilişkin tartışmalar yalnızca ticari kararlar üzerinden değerlendirilmemelidir. Bütün bunların yanında yönetim, liyakat, iç kontrol ve denetim mekanizmalarının da sorgulanması gerekir.
İşte bu nedenle şunu bir kez daha ifade etmeliyim ki denetim, bir kuruma duyulan güvensizliğin değil; kuruma duyulan sorumluluğun göstergesidir.
Güçlü kurumlar çalışanlarına güvenmedikleri için denetim yapmaz. Tam tersine, çalışanlarına duydukları güveni korumak, dürüst çalışanı haksızlığa karşı güvence altına almak, liyakat ve ehliyeti yaşatmak, kurumsal adaleti sağlamak, kaynakları korumak ve kurumun hafızasının körelmesini önlemek için denetim yapar.
Teknoloji gelişir. Yazılımlar değişir. Yönetmelikler yenilenir. Organizasyon şemaları değişir. Ama insan; ihtiraslarıyla, zaaflarıyla, hata ve ihmalleriyle potansiyel bir suçlu olma riski taşıdığı sürece ve sistemin içinde var olduğu müddetçe denetime duyulan ihtiyaç asla ortadan kalkmaz, kalkmamalıdır da.
Ve şimdi bu yazının ana teması olan soruya dönelim:
İzmir Çiğli’de Tarım Kredi Market’te yaşanan usulsüzlük önlenebilir miydi?
Eğer etkin ve kesintisiz işleyen bir denetim sistemi güçlü biçimde varlığını sürdürebilmiş, yılların birikimine sahip denetim kadroları asli görevlerinden uzaklaştırılmamış, iç kontrol refleksi korunmuş ve müfettişlik müessesesi zayıflatılmamış olsaydı, kamuoyuna yansıyan usulsüzlük iddiaları daha erken aşamada fark edilir ve önlenmesi mümkün olabilirdi.
Kurumsal sürdürülebilirliği ve organizasyonel bütünlüğü tehdit eden unsurları incelerken, zafiyetin kaynağını doğru tespit etmek gerekir.
Demem o ki gerek özel sektörde gerekse kamu kurumlarında hortumlamaların, yolsuzlukların, usulsüzlüklerin, rüşvetin ve iltimasın önemli bir bölümü dışarıdan gelen saldırılarla başlamaz; asıl tehdit içeriden büyür.
Yasaları arkadan dolanarak minareyi çalanlar; kurumsal bünyede beslenen rehavetin, kokuşmuşluğun, başıbozukluğun, ruhsuzluğun, ahlaksızlığın ve denetimsizliğin gölgesinde kendilerine özel birer imtiyaz alanı açarlar.
Ardından, bu yozlaşmış kalenin arkasına saklanarak; “Bize bir şey olmaz, bize kimse dokunamaz, arkamızda adamlarımız var.” kibriyle meydanı boş bulup istedikleri gibi at koştururlar.
Kurumları büyük krizlere sürükleyen şey çoğu zaman bir anda ortaya çıkan büyük hatalar değil, küçük ihmallerdir.
Kurumları çökerten çoğu zaman tek bir yanlış değil, uzun süre fark edilmeyen yanlışların birikimidir.
İzmir Çiğli’de ortaya çıkan bu tablo, yalnızca bir çalışanın kötü niyetinden kaynaklanan bir usulsüzlük vakası mıdır?
Peki, zaman içerisinde zayıflatılan denetim mekanizmasının, yönetim zaaflarının, kurumsal körlüğün ve liyakatten uzaklaşmanın bunda hiç mi etkisi yoktur?