Bu yazıyı yalnızca tarım politikalarını takip eden biri olarak değil, toprağa tohum atan, mısır yetiştiren bir üretici olarak yazıyorum.
Çünkü bugün mısır üreticisinin gözü kulağı açıklanacak 2026 yılı alım fiyatında.
Tarlaya girmeyen için mısır, birkaç ay sonra biçilecek sarı bir üründür. Üretici içinse mazottur, gübredir, tohumdur, sudur, elektrik faturasıdır, işçiliktir, borçtur, geceleri yapılan sulamadır, aylarca verilen emektir.
Ve bütün bunların sonunda tek bir soru vardır:
Bu emeğin karşılığını alabilecek miyiz?
Geçen yıl TMO mısır alım fiyatını kilogram başına 11,30 lira olarak açıkladı. O günden bugüne üreticinin kullandığı hemen her girdinin fiyatı arttı.
Mart 2025-Mart 2026 arasında mazot yaklaşık yüzde 58, üre gübresi yüzde 62, DAP ve kompoze gübre yaklaşık yüzde 48 arttı.
Üreticinin yalnızca gübresi ve mazotu artmadı.
Tohum arttı.
İlaç arttı.
Sulama maliyeti arttı.
Elektrik arttı.
İşçilik arttı.
Biçerdöver arttı.
Kısacası çiftçinin tarlaya attığı her adım pahalandı.
Ben de bir üretici olarak biliyorum; tohumu toprağa atarken hesabınız başlıyor. Gübreyi attığınız gün başka, sulamaya başladığınız gün başka, hasada geldiğiniz gün bambaşka bir maliyetle karşılaşıyorsunuz.
Bu nedenle 2026 yılı mısır fiyatını geçen yılın fiyatının birkaç lira üzerine koyarak açıklamak gerçekçi değildir.
Bugün üreticinin beklentisi kilogram başına en az 17 liradır.
Bu rakam bir zenginleşme talebi değildir.
Çiftçinin istediği lüks değildir.
Çiftçinin istediği, maliyetini karşılamak, borcunu ödemek ve gelecek yıl yeniden tarlasına girebilmektir.
MISIR YETMİYORSA ÜRETİCİ NEDEN KAZANAMIYOR?
Asıl üzerinde düşünmemiz gereken çelişki ise burada başlıyor.
Türkiye mısırda kendi ihtiyacını karşılayamıyor.
Tarım ve Orman Bakanlığına bağlı TEPGE'nin verilerine göre Türkiye'nin mısır üretimi 2024/2025 döneminde 8,1 milyon ton iken yurtiçi kullanım 10 milyon 755 bin tona ulaştı.
Yani üretim tüketimi karşılamıyor.
Aynı dönemde Türkiye milyonlarca ton mısır ithal etti.
2026 yılında da 3 milyon tonluk mısır ithalatı için yüzde 5 gümrük vergili tarife kontenjanı açıldı.
Burada çiftçi olarak sormak istiyorum:
Türkiye'nin mısırı yetmiyorsa bizim daha çok üretmemiz gerekmiyor mu?
Üretim açığımız varsa yerli üreticinin daha fazla desteklenmesi gerekmiyor mu?
Milyonlarca ton mısırı başka ülkelerin çiftçilerinden almak zorunda kalan bir ülke, kendi çiftçisinin ürettiği mısırı neden maliyet sınırında tutmak ister?
Bu sorunun makul bir cevabı yok.
Çünkü tarımda dışa bağımlılığı azaltmanın yolu ithalat kapılarını sonuna kadar açmak değil, çiftçinin önünü açmaktır.
Üretici kazanırsa eker.
Ekerse üretim artar.
Üretim artarsa ithalat azalır.
Ama siz çiftçiye bir yıl zarar ettirir, ikinci yıl borçlandırır, üçüncü yıl “neden ekmiyorsun?” diye sorarsanız bunun adı tarım politikası olmaz.
İTHALATIN FATURASINI ÇİFTÇİ ÖDEMEMELİ
İthal mısırın hasat dönemine yakın tarihlerde piyasaya girmesi de ayrı bir sorun.
Çünkü ithal ürün yalnızca ihtiyacı karşılamıyor; aynı zamanda iç piyasada fiyat üzerinde baskı oluşturuyor.
Sonra çiftçiye dönüp:
“Piyasa fiyatı böyle oluştu.”
deniliyor.
Ama o piyasanın oluşmasında alınan ithalat kararlarının etkisini görmezden gelemeyiz.
Türkiye yem ve hayvancılık sektörünü korumak zorunda. Buna kimsenin itirazı yok.
Ancak yem sanayicisini korurken mısır üreticisini ezerseniz, birkaç yıl sonra koruyacağınız yerli mısır üreticisi bulamazsınız.
Tarımda günü kurtaran kararların faturası birkaç yıl sonra çok daha ağır ödeniyor.
Bugün ucuz ithalatla fiyatı baskılarsınız.
Yarın çiftçi mısır ekmez.
Ertesi yıl daha fazla ithalat yaparsınız.
Sonra döviz yükselir, dünya fiyatı yükselir, savaş çıkar, ihracatçı ülke kapısını kapatır ve “gıda arz güvenliği” konuşmaya başlarız.
Oysa gıda arz güvenliğinin ilk şartı bellidir:
Kendi çiftçini üretimde tutmak.
FİYATI AÇIKLAMAK YETMEZ
Bir başka önemli konu da şu:
TMO'nun yalnızca fiyat açıklaması yeterli değildir.
Çiftçinin borcu hasadı beklemiyor.
Mazotçu parasını istiyor.
Gübreci parasını istiyor.
Biçerdöver parasını istiyor.
Banka taksitini istiyor.
Ürününü depolayacak yeri olmayan çiftçi, hasattan sonra malını satmak zorunda kalıyor.
Eğer TMO piyasada güçlü şekilde bulunmazsa, alım noktaları yetersiz kalırsa ve çiftçi haftalarca randevu beklemek zorunda bırakılırsa açıklanan fiyatın hiçbir anlamı kalmaz.
Kâğıt üzerinde 17 lira açıklayıp üreticinin tüccara 11-12 liradan ürün vermesine seyirci kalırsanız, çiftçinin cebine giren fiyat 17 lira değildir.
Bu nedenle devlet açıklayacağı fiyatın arkasında durmalıdır.
Fiyat açıklamak kadar o fiyatı sahada korumak da devletin sorumluluğudur.
BU YIL SADECE MISIRIN FİYATI AÇIKLANMAYACAK
Mısır tarlasında çalışan biri olarak şunu açıkça söylemek isterim:
Bu yıl açıklanacak rakam yalnızca 2026'nın mısır fiyatı değildir.
Aynı zamanda çiftçinin 2027'de mısır ekip ekmeyeceğinin fiyatıdır.
Üretici para kazanamazsa ekim alanı küçülür.
Ekim alanı küçülürse üretim düşer.
Üretim düşerse ithalat büyür.
Sonra kendi çiftçimizin üretmediği mısırı başka ülkelerin çiftçilerinden dövizle almaya devam ederiz.
O yüzden mesele 1 lira, 2 lira meselesi değildir.
Mesele Türkiye'nin üretim meselesidir.
Ben üreticiyim.
Toprağın ne istediğini de çiftçinin ne yaşadığını da biliyorum.
Çiftçinin istediği çok basit:
Ürettiğinin karşılığını almak.
Borçlanmadan üretmek.
Çocuğuna bu işi gönül rahatlığıyla bırakabilmek.
Ve gelecek yıl yeniden tarlasına umutla girebilmek.
Şimdi karar verilecek.
Kendi çiftçimizi üretimde mi tutacağız, yoksa başka ülkelerin çiftçilerine daha fazla mı bağımlı olacağız?
Mısırın kilogram fiyatı en az 17 lira olmalıdır.
Ama 17 lirayı açıklamak da yetmez.
O fiyatın arkasında durulmalı, çiftçi tüccarın insafına bırakılmamalıdır.
Çünkü bu ülkenin toprağı var.
Suyu var.
Üretim tecrübesi var.
Ve en önemlisi hâlâ üretmek isteyen çiftçisi var.
Yeter ki o çiftçi küstürülmesin.
Mısırda yapılması gereken ithalatın önünü açmak değil, üreticinin önünü açmaktır.