Bildiğiniz üzere Türkşeker’in, ilan edilen resmi fiyatların altında, kapalı kapılar ardında iki firmaya büyük miktarda şeker satışı gerçekleştirmesi sektörde ciddi tartışmalara yol açmıştı.

Zamdan hemen önce gerçekleşen bu satışın, kamu kaynakları açısından verimli olmadığı ve piyasada fırsat eşitliğini zedelediği yönündeki eleştiriler gündemdeki yerini koruyor.

Kurum, hiçbir duyuru yapmadan iki firmaya (İşmen Gıda ve Remzi Çakar) 100 bin ton şeker satarken, satışın hemen ertesi günü ise şekere %11 zam yapmıştı.

Normal şartlarda bu tür geniş çaplı veya indirimli satışlarda tüm sektöre eşit fırsat tanınması gerekirken; Türkşeker, piyasa satış fiyatı çuval başına 1.735 TL iken, bu ürünün 30 bin tonunu peşin 1.588 TL’den, 70 bin tonunu ise 180 gün vadeli olarak 1.850 TL’den teslim etmişti.

Satıştan sadece bir gün sonra ise çuval fiyatını 1.925 TL’ye çıkarmıştı.

Hem mevcut fiyatın altındaki bu baremler hem de hemen ertesi günü gelen zam, kamu bütçesinde yaklaşık 600 milyon liralık bir alternatif maliyet ve zarar tablosu ortaya çıkarmıştı.

Gündeme getirdiğimiz bu verilere dair Türkşeker’den kamuoyunu aydınlatıcı bir açıklama gelmezken; alıcı firmalardan İşmen Gıda’nın vekaleti olmayan avukatı aracılığıyla gönderdiği ihtarnamede satış miktarı teyit edilirken, fiyatlara dair somut bir yalanlama sunulamamıştı.

Yani İşmen Gıda da bir anlamda haberlerimizi teyit etmişti.

Biz bu satışın ticari ve kamusal boyutlarını sorgularken, konuya dair bir diğer değerlendirme de Kayseri Pancar Ekicileri Kooperatifi Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Akay’dan geldi.

Katıldığı bir televizyon programında, isim vermeden Türkşeker’in bu 100 bin tonluk şaibeli şeker satışını rasyonalize etmeye çalışan Akay, sektörün içinden bir isim olarak farklı bir perspektif sundu.

Akay’ın konuya yaklaşımı ve getirdiği ticari yorum aynen şöyle: “Türkşeker’in elinde 600-700 bin ton şeker stoku vardı. Sektör zarar ediyordu. Bu stokun bir bölümünün mevcut piyasa koşullarında satılarak geri kalan kısmının daha yüksek fiyatlardan değerlendirilmesi ticari açıdan doğru bir stratejidir.”

Yani Akay, bu hamleyi piyasayı regüle etmek ve ilerleyen süreçte şeker fiyatlarını yukarı çekebilmek adına atılmış makro bir adım, bir "stok yönetim stratejisi" olarak nitelendirdi.

Ancak bu savunma kendi içinde çok büyük bir tezatlık barındırıyor. Zaten Türkşeker bu iki firmaya o günkü resmi ve yürürlükteki satış fiyatından şeker satmış olsaydı, bugün bu haberlerin hiçbiri yapılmayacaktı. Çünkü ortada haber değeri taşıyan, sorgulanması gereken bir konu olmayacaktı.

Günlerdir yaptığımız haberlerin asıl öznesi ve itiraz noktamız; bu iki firmaya hiçbir ilan ve duyuru yapılmadan, kapalı kapılar ardında, yürürlükteki resmi satış fiyatının bile çok altında bir fiyatla mal teslim edilmesidir. Sektörün ve kamunun gözü önünde, şeffaflıktan uzak bir yöntemle bu iki firmaya adeta 600 milyon lira gibi devasa bir kaynak transferinin yapılmış olmasıdır.

Dolayısıyla ortadaki mesele bir 'stok eritme stratejisi' değil, kamu kaynaklarının 'belirli aktörlere kıyak geçilme' meselesidir.

"Onu Bilmiyorum" Yanıtı ve Ticari Tezatlıklar

Kamuoyuna yansıyan bu açıklamaları görünce, Kayseri Şeker Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Akay’ı bizzat arayarak, ekrandaki bu tezlerini ve sahadaki ticari gerçekleri kendisine sordum.

Hüseyin bey, bu iki firmaya o günkü resmi satış fiyatından değil, çok altında bir fiyatla satış yapıldı. Firmalar da Türkşeker de bu rakamları yalanlayamadı" dedim.

Hüseyin Akay ise; 'Onu bilmiyorum" dedi.

Hüseyin Bey kusura bakmasın ama üreticiyi temsil eden bir kooperatif başkanı olarak, ekranlarda haberlerimizi eleştirecek kadar konuya dahil olup, işin tam merkezindeki 'resmi fiyatın altında şeker satılması' gerçeği karşısında 'Onu bilmiyorum' diyerek cevap vermesi, aslında bu rasyonel olmayan satışın teknik olarak savunulabilecek bir yanının bulunmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Bu ifade; olayın arkasındaki 600 milyon liralık alternatif kamu maliyetini, usulsüzlük iddialarını ve haksız rantı teknik olarak savunamayıp, işin o şaibeli kısmını 'bilmiyorum' diyerek geçiştirmekten ve konuyu sadece bir 'stok eritme stratejisi' olarak sunarak bu karara imza atanları rasyonalize etmeye çalışmaktan başka bir anlam taşımaz.

Hüseyin bey, görüşmenin devamında, "Peki Türkşeker bu satışı yaptıktan sonra şeker fiyatları yükseldi mi, yükseldi" diyerek genel sonuca odaklanılması gerektiğini belirtti.

Kendisine, "Türkşeker resmi şeker fiyatını zaten ertesi gün kendi kararıyla yüzde 11 yukarı çekti, fiyatların yükselmesi bu kararın doğal sonucu değil mi? Şeker fiyatlarının piyasada artmasının, o iki firmaya sağlanan peşin ve vadeli düşük fiyatlı satış avantajıyla doğrudan nasıl bir bağı olabilir?" dedim.

Haddimi aşmak istemiyorum ama sormak mecburiyetindeyim: Şeker fiyatlarının yükseltilmesine koca devletin, piyasa yapıcı olan Türkşeker’in gücü ve amme imkanları yetmedi de kapalı kapılar ardında ucuza mal kapatan bu iki firmanın mı gücü yetti? Devletin resmi kurumu, fiyatı yukarı çekmek istiyorsa bunu iki firmaya el altından ucuz mal satarak değil, resmi barem fiyatını artırarak yapar; nitekim satışın hemen ertesi günü yüzde 11 zam yaparak bunu bizzat kendisi yapmıştır!

Hüseyin Bey, konuşmasının devamında, 'Eğer burada bir usulsüzlük varsa devletin ilgili birimleri gerekli incelemeyi yapar ve hesabını sorar' diyerek bir savunma hattı daha kurdu.

Fakat sormak gerekir; bugün kamusal alanda yaşadığımız en büyük temel sorun, kurumsal denetim mekanizmalarının ve kuralların zamanında işletilmemesi değil mi?

Eğer bu denetim çarkları hakkıyla dönseydi, zaten 600 milyon liralık bu tablo daha oluşmadan engellenirdi.

Şundan hiç şüphemiz yok; kapalı kapılar ardında yürütülen bu operasyonlardan ve kamunun uğratıldığı bu zarardan Sayın Cumhurbaşkanı’nın haberi olmuş olsa, bu kararın altına imza atan Genel Müdür ve yönetim kurulunu bir gün bile o koltuklarda tutmaz, anında görevden alırdı.

İşte tam da bu yüzden, Sayın Cumhurbaşkanı’nın iradesine ve devletin denetim mekanizmalarına olan inancımız gereği, bu şaibeli kararları tüyü bitmemiş yetimin hakkı adına buradan açıkça deşifre etmeyi bir gazetecilik görevi sayıyoruz.

Sonuç olarak sektör temsilcilerinin ve kooperatif yönetimlerinin, üreticinin ve kamusal kaynakların haklarını koruma misyonu taşırken, şeffaflıktan uzak bu tür operasyonları "sektörel strateji" kılıfıyla açıklamaya çalışması rasyonel bir yaklaşım değildir. Kamu kaynaklarının zamdan hemen önce verimsiz kullanılmasına sessiz kalmak, uzun vadede ne sektöre ne de tarımın asıl emektarı olan çiftçiye fayda sağlar.