Köylü efendiydi… Peki bugün ne oldu?

Abone Ol

Mustafa Kemal Atatürk, 1 Mart 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kürsüye çıktığında sadece bir cümle kurmadı; genç cumhuriyetin omurgasını tarif etti: “Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üreticisi olan köylüdür.”

Bu söz, bir övgü cümlesi değil; devletin istikametini belirleyen tarihî bir irade beyanıydı. Çünkü Atatürk biliyordu ki toprağa yaslanmayan bir millet, ayakta kalamaz.

O yıllarda köylü, savaşın yorgunluğunu sırtında taşıyan; üretimi omuzlayan ama yoksulluğu da en derinden yaşayan kesimdi. Cumhuriyet, bu gerçeği görmezden gelmedi. 1925’te aşar vergisinin kaldırılması, köylünün sırtındaki en ağır yüklerden birinin indirilmesi anlamına geldi. Ardından tarımsal yapıyı anlamak ve planlamak için 1927’de tarım sayımı yapıldı. Yani cumhuriyetin ilk yıllarında köylüye yalnızca methiye dizilmedi; onun yükünü hafifletecek somut adımlar atıldı.

Bugün ise aynı soruyu yeniden sormak zorundayız: Bu ülkenin gerçek sahibi ve efendisi sayılan köylü, gerçekten hak ettiği yerde mi? Resmî verilere göre 2025 yılında tarım sektöründe çalışan kişi sayısı 4 milyon 560 bine ulaşıyor; istihdam edilenlerin yüzde 14’ü hâlâ tarımda yer alıyor. Yani tarım, hala milyonlarca insanın geçim kapısı, ülkenin de stratejik dayanaklarından biri. Ama mesele tam da burada başlıyor: Bu kadar hayati bir alan, gerçekten hak ettiği değeri görüyor mu?

Bugünün köylüsü üretim yapıyor ama önünü görmekte zorlanıyor. TÜİK verilerine göre tarımsal girdi fiyat endeksi Ocak 2026’da yıllık yüzde 30,59 arttı. Tarım ürünleri üretici fiyat endeksi ise Şubat 2026’da yıllık yüzde 40,10’a çıktı. Kağıt üzerinde rakamlar büyüyor olabilir; fakat köylü için mesele fiyatın yükselmesi değil, kazancın elinde kalmasıdır. Mazot, gübre, yem, ilaç, sulama, işçilik ve finansman yükü altında ezilen üretici için yüksek fiyat çoğu zaman yüksek refah anlamına gelmiyor; sadece daha pahalı bir belirsizlik anlamına geliyor.

Daha da düşündürücü olan, toprağın giderek yaşlanan omuzlarda taşınmasıdır. TÜİK’in 2025 yaşlı istatistiklerine göre Türkiye’de 65 yaş ve üzeri nüfus oranı yüzde 11,1’e yükseldi. Aynı veri seti, çalışan yaşlı nüfusun 2024 yılında yüzde 56,9’unun tarım sektöründe yer aldığını gösteriyor. Başka bir ifadeyle, bu ülkenin tarlası, bağı, bahçesi, ağılı ve ahırı giderek daha fazla yaşlı ellerin emeğiyle ayakta tutuluyor. Gençler köyden uzaklaşıyor; toprağın hafızası ise yaşlanıyor.

Nitekim 1 Temmuz 2025 itibarıyla başlatılan Genel Tarım Sayımı da meselenin boyutunu ortaya koyuyor. Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı tarım sayımlarından biri olarak duyurulan bu çalışmada, arazi büyüklüğünden makine parkına, hayvan varlığından ürün desenine kadar 300 farklı değişkene ilişkin veri toplanıyor. Bu bile tek başına şunu gösteriyor: Türkiye, tarımın bugünkü yapısını yeniden ve ayrıntılı biçimde görmek zorunda kalmıştır. Çünkü sorun artık günü kurtarma meselesi değil; üretimin sürdürülebilirliği meselesidir.

Atatürk’ün köylüye verdiği değer, romantik bir köy güzellemesi değildi. O sözün içinde emek vardı, üretim vardı, adalet vardı, devlet sorumluluğu vardı. Bugün köylüye gerçekten sahip çıkmak istiyorsak, bunu sadece 14 Mayıs’ta, hasat mevsiminde ya da kürsü konuşmalarında hatırlayamayız. Köylünün ürettiğinden kazanabildiği, borçla değil emekle ayakta kalabildiği, gençlerin toprağa küsmek yerine toprağa dönebildiği bir düzen kurmak zorundayız.

Çünkü gerçek değişmedi: Köylü ayakta kalırsa memleket ayakta kalır. Köy zayıflarsa şehir de uzun süre güçlü kalamaz. Atatürk’ün o sözü bugün hala yol gösteriyor. Asıl mesele, o sözü alkışlamak değil; gereğini yapmaktır.

{ "vars": { "account": "UA-60615480-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }