Toprağı kaybedersek, sadece üretimi değil geleceği de kaybederiz

Abone Ol

Türkiye’de kalkınma denildiğinde çoğu zaman fabrika bacaları, organize sanayi bölgeleri, yeni yol ağları, depolar, beton yapılar ve genişleyen yerleşim alanları akla geliyor. Oysa artık çok daha açık biçimde görmek zorundayız ki kalkınmanın gerçek ölçüsü sadece ne kadar bina yaptığımız değil, neyi koruyarak büyüdüğümüzdür. Çünkü koruyamadığımız her verimli toprak, geleceğimizden eksilen sessiz bir servettir.

Bugün Türkiye’nin birçok ilinde benzer bir tablo ile karşı karşıyayız. Alternatif alanlar varken birinci sınıf tarım arazileri yapılaşmaya açılıyor. Ham, verimsiz, kıraç veya tarım bakımından düşük vasıflı alanlar dururken; yatırım kararları çoğu zaman en kolay ulaşılan, en düz, en hazır görünen ama aynı zamanda en verimli tarım topraklarına yöneliyor. Böylece kısa vadede pratik görülen kararlar, uzun vadede telafisi güç kayıplara yol açıyor.

Bu mesele yalnızca bir şehir planlama tercihi değildir. Bu, doğrudan gıda güvenliği meselesidir. Bu, kırsal istihdam meselesidir. Bu, göç meselesidir. Bu, çevre meselesidir. Ve en önemlisi de bu, gelecek kuşaklara nasıl bir ülke bırakmak istediğimiz meselesidir.

Pandemi döneminde hepimiz çok temel bir gerçeği yeniden öğrendik: Beton karın doyurmuyor. En zor zamanlarda asıl ihtiyacın gıda, üretim, tedarik ve güvenli tarım altyapısı olduğunu gördük. Raflarda ürün bulmanın, üreticinin tarlada kalmasının, lojistiğin devam etmesinin ne kadar hayati olduğunu yaşayarak öğrendik. Buna rağmen aynı hataları sürdürmekte ısrar etmek, yaşanmış bir tecrübeden ders çıkarmamak anlamına gelir.

Aslında sorun yalnızca toprağın üzerine bina yapılması da değildir. Sorun; üretim planlamasının zayıflaması, tarımsal hafızanın aşınması ve kırsal ekonominin giderek kırılganlaşmasıdır. Bir ilde şeker pancarı azalıyor, başka bir ilde sözleşmeli domates üretimi bitiyor, başka bir bölgede meralar daralıyor, başka yerde meyvecilik destek bulamıyor. Sonra dönüp “neden üretici köyde kalmıyor, neden gençler tarıma dönmüyor, neden hayvancılık canlanmıyor?” diye soruyoruz. Oysa cevap çoğu zaman ortadadır: Üretici önünü göremiyor.

Türkiye’nin pek çok ilinde verimli ovalar, tarım alanları ve meralar üzerindeki baskı her geçen gün artıyor. Bir yandan “üretim artmalı” deniyor, diğer yandan üretimin yapılacağı alanlar daraltılıyor. Bir yandan hayvancılığın gelişmesi isteniyor, diğer yandan mera alanları farklı kullanım baskılarıyla karşı karşıya bırakılıyor. Bir yandan kırsal kalkınma hedefi konuluyor, diğer yandan kırsalın ekonomik dayanakları zayıflatılıyor. Bu çelişkilerle sürdürülebilir bir tarım politikası kurulamaz.

Tokat bu sorunun somut görüldüğü illerden yalnızca biridir. Ama mesele Tokat’tan ibaret değildir. Tokat’ta yaşananlar; Anadolu’nun birçok şehrinde farklı ürünlerle, farklı sektörlerle ama benzer sonuçlarla karşımıza çıkmaktadır. Verimli toprakların amacı dışında kullanımı, birinci sınıf tarım arazilerinin yatırım alanı gibi görülmesi, meraların gerektiği gibi ıslah edilmemesi, sözleşmeli ve planlı üretim modellerinin zayıflaması, işleme ve paketleme altyapısının eksik kalması, üreticinin yalnız bırakılması… Bunların her biri ulusal ölçekte ortak sorunlardır.

Oysa çözüm bellidir. Öncelikle yatırım ile tarımı karşı karşıya getiren anlayıştan vazgeçilmelidir. Yatırım elbette gereklidir; sanayi de lazımdır, üretim de, istihdam da. Ancak yatırımın yeri doğru seçilmelidir. Birinci sınıf tarım arazisi son seçenek bile olmamalıdır. Önce alternatif alanlara bakılmalı, verimsiz ve tarım dışı kullanıma daha uygun sahalar değerlendirilmelidir. Çünkü toprağın geri dönüşü yoktur. Bir kez kaybedilen verimli arazi, birkaç yıl içinde yeniden üretime kazandırılabilecek sıradan bir yüzey değildir.

İkinci olarak, tarım sadece üretim aşamasında değil, değer zinciriyle birlikte düşünülmelidir. Süt ve süt ürünleri işletmeleri, gıda işleme tesisleri, kurutma, paketleme, depolama ve markalaşma yatırımları doğru kurgulanırsa hem üretici kazanır hem yatırımcı kazanır hem de şehirler kendi kaynaklarıyla güçlenir. Plansız ve günübirlik kararlar yerine, ayakları yere basan ve sözleşmeli yapılarla desteklenen yatırımlar tercih edilmelidir.

Üçüncü olarak, meralar yeniden stratejik alan olarak görülmelidir. Mera ıslahı yalnızca hayvancılık için değil, kırsal yoksulluğun azaltılması için de önemlidir. Bugün yem maliyetlerinden şikâyet eden bir ülkede merayı ihmal etmek, kendi elindeki imkânı zayıflatmak demektir.

Dördüncü ve belki de en önemli başlık ise bürokrasidir. Çünkü belirsizlik, üretimin en büyük düşmanıdır. Çiftçi önünü görmek ister. Hangi alan korunacak, hangi yatırım nereye yapılacak, hangi ürün desteklenecek, hangi sözleşmeli model sürdürülecek, bunu bilmek ister. Bu öngörülebilirliği sağlayacak olan da güçlü, tutarlı ve üretimden yana tavır alan bir kamu yönetimidir.

Bugün artık şu soruyu açık biçimde sormamız gerekiyor: Biz gerçekten kalkınmak mı istiyoruz, yoksa sadece görünen yapılarla büyüdüğümüzü mü sanıyoruz? Çünkü gerçek kalkınma; toprağını koruyan, suyunu koruyan, merasını koruyan, üreticisini yaşatan ülkelerin işidir.

Tarım arazilerini korumak, yatırım karşıtlığı değildir. Tam tersine, sürdürülebilir kalkınmanın en akılcı yoludur. Çünkü sanayi ile tarım birbirinin rakibi değil, doğru planlandığında birbirinin tamamlayıcısıdır.

Türkiye’nin ihtiyacı; toprağı feda eden değil, toprağı temel alan bir kalkınma anlayışıdır.
Çünkü biz toprağı kaybedersek, sadece bugünün ürününü değil, yarının güvencesini de kaybederiz.

{ "vars": { "account": "UA-60615480-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }