Tarımda bazen kuraklık vurur, bazen don, bazen de maliyet artışları üreticiyi köşeye sıkıştırır. Ama hepsinden daha yıpratıcı bir şey vardır: belirsizlik.
Bugün süt üreticisinin önündeki en büyük sorunlardan biri de tam olarak budur. Destek belli değil, fiyat belli değil, yarın ne olacağı belli değil. Peki bu şartlarda üretici neye göre hesap yapacak? Neye göre yem alacak, neye göre borçlanacak, neye göre hayvanını elinde tutacak?
Ortaya konulan tabloya bakıldığında, 2026 yılı çiğ süt ve buzağı destekleri hala açıklanmamış. 1 Nisan sonrası süt fiyatı da belirsizliğini koruyor. Buna karşılık yem maliyetleri artıyor, enerji giderleri yükseliyor, navlun yükü katlanıyor. Üstelik nakliye artışlarının yüzde 40 ila yüzde 60 bandına çıktığı ifade ediliyor. Yani giderler durmuyor, maliyetler beklemiyor, piyasa nefes almıyor; ama üreticiye hala net bir yol haritası sunulmuyor.
Sormak gerekiyor: Böyle bir tabloda üretici nasıl plan yapacak?
Süt üretimi, masa başında alınan günübirlik kararlarla sürdürülebilecek bir alan değildir. Bu işin içinde canlı varlık var, emek var, sabır var, süreklilik var. Bugün alınmayan kararın bedeli yarın sadece üreticiye değil, bütün topluma çıkar. Çünkü süt üreticisi sistemden çıktığında mesele yalnızca bir çiftçinin zarar etmesi değildir. O zaman et üretimi de etkilenir, damızlık varlığı da küçülür, kırsal ekonomi de zayıflar, tüketicinin sofrasına yansıyan kriz de derinleşir.
İşte bu yüzden “bugün tedbir alınmazsa yarın et ve süt krizi kaçınılmaz olur” uyarısı kulağa sert gelebilir ama gerçeğin tam karşılığı budur.
Türkiye’de tarım ve hayvancılık uzun zamandır günü kurtaran kararlarla yönetilmeye çalışılıyor. Oysa üretim, belirsizlikle değil öngörülebilirlikle ayakta kalır. Üretici desteklerin ne zaman açıklanacağını bilmiyorsa, fiyatın ne olacağını önceden göremiyorsa, krediye hangi şartlarla ulaşacağını kestiremiyorsa orada ne istikrar kalır ne güven. Güven kaybolunca da üretim zayıflar.
Özellikle küçük üretici için durum daha ağırdır. Büyük işletmeler bir ölçüde dalgalanmalara dayanabilir. Ama küçük ve orta ölçekli üretici için birkaç aylık belirsizlik bile yıkıcı olabilir. Çünkü onun elindeki sermaye sınırlıdır, dayanma gücü düşüktür, finansmana erişimi daha zordur. Destek geciktiğinde ilk sarsılan odur. Fiyat baskılandığında ilk pes etme noktasına gelen odur. Sistemden çıkan da çoğu zaman yine odur.
Oysa tarımda asıl korunması gereken tam da bu kesimdir. Çünkü kırsalı ayakta tutan, üretimin tabana yayılmasını sağlayan, yerel ekonomiyi canlı tutan küçük ve orta ölçekli üreticidir. Onları kaybetmek, sadece bugünün değil yarının da üretim kapasitesini zayıflatmak demektir.
Bu noktada sektörün dillendirdiği talepler son derece makuldür. Çiğ süt ve buzağı destekleri vakit kaybetmeden açıklanmalıdır. Süt fiyatı maliyet esaslı biçimde güncellenmelidir. Geçmişe dönük destekler üreticinin hesabına gecikmeden yatırılmalıdır. Ziraat Bankası kredi üst limitleri de bugünün ekonomik gerçeklerine göre yeniden ele alınmalıdır.
Bunlar lütuf değil, üretimin devamı için gerekli asgari adımlardır.
Çünkü unutulmamalıdır: Tarımda destek geciktiğinde yalnızca ödeme gecikmiş olmaz; planlama gecikir, üretim iradesi zayıflar, güven aşınır. Fiyat gerçek maliyetleri karşılamadığında yalnızca üretici kaybetmez; ülke de kaybeder. Bugün alınmayan karar, yarın daha pahalı bir kriz olarak geri döner.
Süt üreticisi aslında çok açık bir şey söylüyor: “Ben belirsizlik değil, öngörülebilirlik istiyorum.”
Bu talep ne aşırıdır ne de imkânsız. Tam tersine, sağlıklı bir tarım politikasının en temel şartıdır. Üretici geleceği görebilirse üretime devam eder. Önünü görebilirse yatırım yapar. Güven duyarsa hayvanını kesime göndermez, işletmesini kapatmaz, sistemden çıkmaz.
Bugün yapılması gereken şey çok nettir: Üreticiyi bekletmemek, oyalamamak, belirsizliğe teslim etmemek.
Çünkü süt meselesi yalnızca üreticinin meselesi değildir. Bu mesele sofradaki ekmeğin, bardaktaki sütün, mutfaktaki huzurun meselesidir.