Arılar kaybetti, Bakan istifa etti, istifa kabul edilmedi

Abone Ol

Fransa’da tarımın zaferi mi, doğanın geri adımı mı? Arıların sessizliği üzerine bir Avrupa dersi!

Yazıma bugün bir Afrika atasözü ile başlayacağım;

Aslan kendi hikayesini yazmayı öğrenene kadar, her hikaye avcıyı yüceltecektir.

Tarım politikalarında en zor meselelerden biri, bugünün üretim kaygısıyla yarının doğasını korumak arasındaki dengeyi kurabilmektir. Fransa'da son günlerde yaşanan pestisit tartışması ise bu dengenin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösterdi.

Fransız Parlamentosu, 21 Temmuz'da tarım sektörünün karşı karşıya olduğu sorunlara çözüm üretme amacı taşıyan acil tarım yasasını nihai olarak kabul etti. Ancak yasanın en tartışmalı maddelerinden biri, Fransa'da yasaklı olan iki pestisitin yani acetamiprid ve flupyradifuronenin belirli koşullarda ve sınırlı süreyle yeniden kullanılabilmesinin önünü açması oldu. Düzenleme, acetamipridin fındıkta; flupyradifurone'un ise şeker pancarı, elma ve kiraz gibi bazı ürünlerde istisnai kullanımına imkân tanıyor. Uygulama ise Fransa'nın gıda, çevre ve iş sağlığı güvenliği kurumu ANSES'in değerlendirmesine tabi olacak ve istisna üç yılı aşamayacak.

Burada tarım açısından önemli olan nokta şudur: Çiftçinin karşı karşıya kaldığı gerçek sorunları görmezden gelmek de, çözümü yalnızca pestisite bağlamak da doğru değildir.

Şeker pancarı üreticileri, özellikle yaprak biti gibi zararlıların ürün kayıplarına yol açtığını ve etkili mücadele araçlarının bulunmamasının üretimi tehdit ettiğini savunuyor. Tarım sektörünün rekabet gücü, üretim maliyetleri ve çiftçinin gelir kaybı elbette ciddi meselelerdir. Ancak tarım politikası yalnızca “Bu yıl ne kadar ürün alacağız?” sorusuna cevap veremez. Aynı zamanda “Beş yıl sonra toprağımız, suyumuz ve tozlayıcılarımız ne durumda olacak?” sorusunu da sormak zorundadır. Yasanın büyük ölçekli tarım endüstrisine fayda sağladığı yönündeki eleştiriler ile küçük üreticileri temsil eden bazı kesimlerin itirazları ve bilim dünyasının tozlayıcılar, ekosistem ve insan sağlığı konusundaki uyarılar birlikte aktarılıyor.

İşte asıl tartışma tam burada başlıyor.

Bir tarım ülkesinin başarısı, yalnızca daha fazla üretmesiyle değil; üretirken toprağı, suyu, biyolojik çeşitliliği ve gelecekteki üretim kapasitesini koruyabilmesiyle ölçülür.

Fransa'daki gelişmelerin bir başka dikkat çekici boyutu ise siyasetin kendi içindeki çatışmadır. Çevre Bakanı Monique Barbut, yasanın kabul edilmesinin ardından hükümette kalma koşullarının artık oluşmadığını belirterek istifa niyetini açıkladı ve istifasını Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'a sundu. Ancak Macron istifayı kabul etmedi. Hükümet Sözcüsü Maud Bregeon'un açıklamasına göre Barbut daha sonra görevinde kalmaya karar verdi. Reuters'ın 22 Temmuz tarihli haberinin başlığına da yansıdığı üzere, bakan önce istifa etti, ardından görevine devam etti.

Bu gelişme, aslında yalnızca Fransa'daki bir bakanlık krizini anlatmıyor. Tarım politikalarının çevre politikalarıyla çatıştığında nasıl bir siyasi gerilim yarattığını da ortaya koyuyor.

Bir tarafta üreticinin yaşadığı ekonomik sıkıntılar var. Diğer tarafta arılar, kelebekler ve diğer tozlayıcılar var. Bir tarafta hastalık ve zararlılarla mücadele ihtiyacı var. Diğer tarafta pestisitlerin uzun vadeli çevresel ve sağlık etkileri konusunda bilimsel uyarılar bulunuyor.

Bu noktada yapılması gereken, çiftçiyi iki seçenek arasında bırakmak değildir: Ya üretim ya çevre.

Gerçek çözüm, hem üretimi koruyan hem de pestisit bağımlılığını azaltan üçüncü bir yolu inşa etmektir.

Bunun için entegre zararlı yönetimi, biyolojik mücadele, dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesi, erken uyarı ve hassas tarım teknolojileri, yapay zekâ destekli hastalık ve zararlı tahmini, biyopestisitler ve tarımsal araştırma yatırımları çok daha güçlü biçimde devreye sokulmalıdır. Çiftçiye yalnızca “Bu ilacı kullanma” demek yetmez; “Kullanma, çünkü sana şu alternatifi sunuyoruz” diyebilmek gerekir.

Fransa'daki tartışmanın Türkiye açısından da önemli dersleri var.

Ülkemizde tarımsal üretimde pestisit kullanımı, kalıntı, ihracat iadeleri, arı ölümleri, biyolojik çeşitlilik ve çiftçinin artan üretim maliyetleri birlikte ele alınmalıdır. Çiftçi, zararlı baskısı karşısında çaresiz bırakılırsa, sürdürülebilir tarım hedefi kâğıt üzerinde kalır. Ancak çevreyi koruma adına üreticinin gerçek sorunlarını görmezden gelmek de sürdürülebilir değildir.

Bilimsel tarım politikası, ne pestisit lobilerinin ne de romantik çevre söylemlerinin arkasından gitmelidir. Bilimin, çiftçinin ve doğanın ortak paydasını bulmalıdır.

Çünkü arılar yalnızca bal üretmez. Tozlaşmayı sağlar, biyolojik çeşitliliğin devamına katkıda bulunur ve tarımsal üretimin görünmeyen ortaklarıdır. Bugün bir zararlıyı yok etmek için attığımız adım, yarın üretimin kendisini tehdit edecek başka bir ekolojik soruna dönüşebilir.

Afrika atasözündeki aslanın hikâyesi tam da burada anlam kazanıyor. Tarımın hikâyesini yalnızca pestisit üreticileri, büyük tarım şirketleri, siyasi karar vericiler veya güçlü lobiler yazarsa, çiftçinin ve doğanın gerçek hikâyesi eksik kalır.

Çiftçinin de kendi hikâyesini yazabileceği bir tarım politikası gerekir. Bu hikâyede üretici kazanmalı, tüketici güvenli gıdaya ulaşmalı, toprak ve su korunmalı, arılar yaşamalı ve tarım gelecek nesillere bırakılabilecek bir miras olmalıdır.

Çünkü bugünün ürününü kurtarmak uğruna yarının üretim gücünü kaybetmek, tarım politikası değil; geleceği tüketmektir.

****Sıcak havaları görüyoruz. Artık sıcak bir iklimde yaşamayı da öğrenmek zorundayız. Sıcaklıklar rekor kırarken artık geceleri de fazla soğumuyor. Aşırı sıcaklıklar artık normal karşılanmamalıdır. Sağlık sistemimizden enerji altyapısına kadar sorun yaratıyor. Sağlık riski oluşturuyor. Su ve gıda güvenliği daha da dikkate alınmalıdır. Orman yangınları artıyor. Gerekli kurumlar acil önlemler almalıdır.

****Bunları kötümser bir haber olarak görmeyelim. Bunlar verilere dayalı bir gerçekliktir.

Bu haberin en önemli mesajı, rekor hasadın tek başına gıda güvencesi anlamına gelmediğidir. Sayılar ilk bakışta rahatlatıcı görünse de, sistemin dayanıklılığı zayıflıyor.

Asıl risk hasadın büyüklüğü değil, hata payının küçülmesidir; tarımda bereket kadar dayanıklılık da gerekir.

Ülkemiz gibi iklim riskleri yüksek, üretim maliyetleri artan ve bazı ürünlerde ithalata bağımlı ülkeler için bu haber güçlü bir uyarıdır. Üretim planlaması, sulama yatırımları, kuraklığa dayanıklı tohumlar, verimli arazi kullanımı ve çiftçinin üretimde tutulması artık yalnızca tarım politikası değil, milli güvenlik meselesidir.

Bugünün rekor hasadı, yarının gıda güvencesini garanti etmez; asıl zenginlik, krizlere dayanabilecek üretim kapasitesidir.

****Özellikle ülkemiz tarımının rekabet gücünü belirleyecek, çoğu kez hiç değinilmeyen veya yüzeysel geçilen kritik başlıkları yine tekrar etmek istiyorum.

*Yapay zekâ destekli akıllı tarım uygulamaları

*Tarım teknolojileri (AgTech) ve dijital dönüşüm

*Hassas tarım, drone ve sensör teknolojileri

*Tarımsal Ar-Ge ve yerli tohum teknolojileri

*Tarımda vergi indirimleri ve teknoloji yatırım teşvikleri

*Su yönetimi ve iklim değişikliğine uyum

*Tarımsal veri altyapısı ve dijital çiftçi platformları

*Tarım makinelerinde robotik ve otonom sistemler

*Tarımda biyoteknoloji ve genom düzenleme çalışmaları

*Üretici örgütlenmesi, kooperatiflerin dijitalleşmesi

*Tarım sigortalarının teknolojiyle güçlendirilmesi

*Katma değerli üretim, markalaşma ve tarımsal ihracat stratejisi

*Gıda işleme teknolojileri ve soğuk zincir altyapısı

*Genç girişimciler ve teknoloji odaklı kırsal kalkınma

*Karbon tarımı ve sürdürülebilir üretim teşvikleri.

****Topraktan geleceğe, tarımın bütüncül gücü nedir?

Toprağına önem vermeyen, çiftçisine önem veremez.

Çiftçisine önem vermeyen, tarıma önem veremez.

Tarıma önem vermeyen, gıda güvenliğini sağlayamaz.

Tohuma önem vermeyen, üretimde bağımsızlığını koruyamaz.

Arılara ve tozlayıcılara önem vermeyen, ekosistemini ve tarımsal üretimin geleceğini koruyamaz.

Bilime ve kaliteli eğitime önem vermeyen, tarımda verimliliği ve rekabet gücünü artıramaz.

Teknolojiye önem vermeyen, çağdaş ve sürdürülebilir tarıma geçemez.

Zihniyetini değiştirmeyen, tarımda kalıcı dönüşüm gerçekleştiremez.

Yapısal reformları yapmayan, tarım sorunlarını günübirlik politikalarla çözemediği gibi geleceğini de güvence altına alamaz.

Tarıma önem vermeyen, gıda güvenliğini kaybeder; gıda güvenliğini kaybeden ise bağımsızlığını ve güçlü bir gelecek kurma iradesini zayıflatır.

Sonuç olarak;

Toprağına önem vermeyen çiftçisine, çiftçisine önem vermeyen tarımına, tarımına önem vermeyen gıda güvenliğine; gıda güvenliğine önem vermeyen ise ülkesinin geleceğine sahip çıkamaz.

{ "vars": { "account": "UA-60615480-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }