ABD buğday görünümü ekseninde Türkiye'nin görünümü!

Abone Ol

Bazı metinler vardır sizi kendi bakış açısı içinde eritir.

Sizi şartlandırır, dayatır ve bunu yaparken de sizin gözlerinizi bağlar.

Bunu yapmazsa elinizi ayağınızı bağlar.

Bazıları ise sizi arka planı görmeye iter.

İşte bu yazı, bizi tırmalayan arka plan ile ilgili bir yazı.

× × ×

10-12 Bin yıldır değişmeyen bir gerçeklik var:

Tarım ve beslenme ihtiyacı.

Ve o gün bugündür süren gıda-toprak-mekan paylaşım savaşları.

ABD Tarım Bakanlığının (USDA) yayınladığı "Buğday Görünümü Raporu", Pazar ve Çiftlik Politikaları Giriş başlığı ile başlayınca ilk aradığım yer POLİTİKA neymiş, ABD'liler neye kızıyormuş, neyi bizim gözümüze sokuyormuş diye aramaya başladım.

Aradığımı da buldum.

ABD'nin DTÖ kuralları çerçevesinde Rusya, Çin, Hindistan ile yürüttüğü uluslararası ticaret davaları.

Hani benim yıllardan beri anlattığım Magic Box- yasaklı kutu kuralları.

Yeşil

Sarı

Kırmızı kutu kuralları.

Yani ve güya! taban fiyat, aşırı sübvansiyon, küresel eşitsizlik yaratan uygulamaların yasak olduğu kurallar.

İlk bakışta geri kalmış, gelişme yolundaki ülkeleri koruduğunu sandığınız ama aslında tam tersi çalışan kurallar.

Gelin şimdi sizinle ABD'nin Buğday Görünümünü ve buna dair yeni politika değişikliklerini içeren rapor içeriğini inceleyerek bu konuyu aydınlatalım.

Türkiye üzerinden kıyaslamalarını yapalım.

Peşin söyleyeyim:

Metni okumadan, anlamadan bu arkadaş "desteklemelere karşı mı çıkıyor?" diyen olursa evet derim.

Çünkü kurallar size geçiyor.

Şekil aşağıda olduğu gibi.

Konunun gelip Buğday üzerinden makaleye dönüşmesi oldukça uygun bir tevafuk oldu.

× × ×

Buğday, insanoğlunun ilk tarımsal (bitkisel demiyorum tarımsal) ıslah ürün kategorisinden.

Küresel olarak en çok öğretisi yaşanan bir ürün.

Hemen hemen dünyanın her yerine adapte olmuş durumda.

Halı hazırda en çok üretilen ve tüketilen ilk 4 içinde.

Ama önce ABD raporunun içeriğine bakalım.

× × ×

ABD Buğday Arzı, Kullanımı ve Tarihsel Makro Veriler

Pazar Konumu: Buğday; ekim alanı, üretim miktarı ve nakit çiftlik gelirleri bakımından mısır ve soyanın ardından ABD'de üçüncü sırada yer almaktadır.

Üretim Hacmi: 2021/22–2025/26 pazarlama yılları arasında ABD genelinde yıllık ortalama 1,81 milyar buşel (~49,26 milyon metrik ton) buğday üretilmiştir.

Arazilerde Tarihi Çöküş: 1981 yılında 88,3 milyon akre (~35,73 milyon hektar) ile tarihi zirvesini gören buğday alanları, rakip ürünlerle açılan kârlılık makası nedeniyle gerileyerek 2017'den bu yana 50 milyon akrenin (~20,23 milyon hektar) altında kalmıştır. En güncel dönem olan 2026/27 sezonunda ise ekim alanı 42,7 milyon akreye (~17,28 milyon hektar) kadar gerilemiştir.

Verim Paradoksu: Tarihi süreçte akre başına buğday verimi 35,4 buşelden (~238 kg/dekar) 48,8 buşele (~328 kg/dekar) yükselerek %37,8 artış kaydetmiştir. Buna karşın, aynı zaman diliminde mısır ve soyanın birim verimi %75-77 oranında artarak buğdayı geride bırakmıştır.

Kârlılık Uçurumu: Akre başına net işletme kârı buğdayda en yüksek döneminde (2022) 182 $ seviyesinde kalırken; mısırda iki kattan fazla artarak 651 $'a, soyada ise 461 $'a fırlamış ve çiftçiyi buğday üretiminden uzaklaştırmıştır.

Tüketim Daralması: ABD'de kişi başına buğday unu tüketimi, düşük karbonhidratlı ve glütensiz diyet trendlerinin yaygınlaşmasıyla 2000-2024 yılları arasında (~66,2 kg'dan 58,5 kg'ya) gerileyerek %12 düşüş göstermiştir.

İthalat Eğilimi: Kanada menşeili yüksek kaliteli buğday ithalatının 2035/36'ya kadar yıllık 120 milyon buşel (~3,27 milyon metrik ton) seviyesinde kalacağı öngörülmektedir (p. 12). Mevcut ithalat, ABD iç tüketiminin %11'ini karşılamaktadır.

Not: Buğday için 1 buşel = ~27,215 kg; 1 akre = ~0,4047 hektar (ya da 4,047 dekar) olarak hesaplanmıştır.

Hemen, evet evet, Türkiye'de de aynı durum var. Bu yüzden Konya Ovası, Eskişehir ovası, Polatlı ovası gibi belli başlı kurak iklim/kıraç arazi üretimlerinden cayıp, yeraltı sularını bitirme pahasına sulu tarıma geçtik dediğinizi duyuyorum.

Ee ne yapsaydık yani?

× × ×

Küresel Ticaret, Rusya Rekabeti ve Bölgesel Hukuki Davalar

Küresel Beşli Kartel: Küresel buğday ihracatının yaklaşık %69'u sadece 5 aktör (Rusya, Avrupa Birliği, ABD, Kanada ve Avustralya) tarafından domine edilmektedir.

Rusya’nın Hakimiyeti: ABD, tarihi küresel liderliğini rakiplerine kaptırmıştır. Özellikle Rusya, kışlık ekim alanlarını büyüterek dünya lideri olmuş; 2020/21–2024/25 döneminde yıllık ortalama ihracatını ABD'den 22 milyon ton daha fazla gerçekleştirmiştir.

Savaş ve Koridor Diplomasisi: Ukrayna'nın ihracatı, Temmuz 2022–Temmuz 2023 arasındaki Karadeniz Tahıl Girişimi sayesinde ayakta kalmıştır. Rusya ise 2023/24'te tarihi ihracat rekorunu kırmıştır. Tahıl Koridoru girişiminin değeri böylelikle ABD raporlarına dahi girmiş ama ben krizin ilk haftasında bunu söylesem de kimseye anlatamamıştım.

Çin ve DTÖ, Tarife Krizleri: Çin, 2001'de DTÖ'ye katılırken taahhüt ettiği yıllık 9,6 milyon tonluk gümrüksüz kotanın (TRQ) %90'ını devlet şirketlerine vererek kotayı şeffaf yönetmemiş ve doldurmamıştır. ABD'nin 2019'da kazandığı DTÖ davaları sonrası Çin'in ithalatı dalgalanmış; 2023/24'te 13,6 milyon ton ile 32 yılın zirvesini görmüş, ertesi yıl ise bunun üçte birine düşmüştür.

Hindistan’ın İç Destek Kalkanı: Hindistan’ın devlet eliyle yürüttüğü yüksek alım fiyatı politikaları, stoklarını 2020/21'de 27,8 milyon tona ulaştırmıştır. ABD, serbest piyasa mekanizmalarını bozduğu gerekçesiyle Hindistan'ı DTÖ nezdinde dava süreçlerine taşımıştır.

Brezilya ve Mercosur Rekabeti: ABD'nin ticari baskılarıyla Kasım 2019'da Brezilya, Mercosur ticaret bloğu dışı ülkeler için 750.000 tonluk gümrüksüz bir kota tanımlamıştır. Ancak son yıllarda bu kotayı ucuz Rus buğdayı domine etmeye başlamıştır.

Japonya Pazarı ve CPTPP Dengesi: 2019'da yürürlüğe giren CPTPP anlaşması Avustralya ve Kanada'ya Japonya pazarında tarife avantajı sağlamıştır. ABD, aynı yıl imzaladığı ABD-Japonya Ticaret Anlaşması ile bu dezavantajı nötrlemiştir.

Şimdi gelin bakalım herkese hakim olduğu DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü) sopasını kullanan kendisi ne yapıyor muş?

Yani "çalıyı nasıl dolanıyormuş" görelim.

Hemen söyleyeyim; yaptığı şeyin politikasının doğru olduğunu düşünüyorum. Çiftçilere uyguladığı destekleme katkısının doğru olduğunu.

Ancak "küresel sopasını" ise reddediyorum.

Zaten DTÖ sürecinde reddetmiştim.

ABD, her 5 yılda bir güncellediği "İyi ve Güzel Çiftlik Yasasını One Big Beautiful Bill Act (OBBBA; Pub. L. 119-21)" Temmuz 2025'te, 2031 yılına kadar geçerli olmak üzere güncelledi ve ABD risk yönetim sistemini 3 ana sütunda revize etti:

A-Eşik Fiyat ve Fiyat Kaybı Güvencesi (Price Loss Coverage - PLC)

Sistemin Mantığı: PLC, yani Fiyat Kaybı Güvencesi benim 2009'dan beri ülkemizin politika söylemlerine yerleştirmeye çalıştığım tam bir "Eşik Fiyat" (Reference Price) mekanizmasıdır.

ABD, bu kavram üzerinden Buğday fiyatını, 5 yıllık tarım yasası dönemi için sabit bir yasal koruma eşiği belirler.

Sezon sonunda serbest piyasa fiyatı bu yasal eşiğin altına sarkarsa zarar farkı kapatılır .

OBBBA ile "buğday eşik fiyatı" bushel başına 5.50 $'dan 6.40 $'a (~235 $ / ton) yükseltilmiştir.

Sistemin Mantığı: Devlet, Tarım Yasası dönemi boyunca (2031'e kadar) geçerli olacak uzun vadeli bir yasal "Eşik Fiyat" (Reference Price) belirler. Sezon sonu serbest piyasa fiyatı bu yasal eşiğin altına sarkarsa, devlet aradaki zarar farkını ucu açık bir şekilde kapatır. OBBBA ile bu buğday eşiği buşel başına 5.50 $'dan 6.40 $'a (~235 $ /ton) yükseltilmiştir.

Sezon sonunda serbest piyasa fiyatı bu yasal eşiğin altına indiğinde sistem otomatik olarak çalışır ve oluşan farkı ucu açık bir fiyat sigortası gibi kapatır.

Bu fark her durumda ödenir.

%85 Alan Eşiği ve %100 Ekim Serbestliği: DTÖ'nün "Bağlantısız Destek" (Decoupled) ilkesine uyumu sağlamak için burada ince bir politika uyum oyunu yapılır, çiftçi o yıl tarlasına isterse hiç buğday ekmeyip mısır ekse dahi geçmişten gelen buğday arazisi hakkı (Base Acre) üzerinden bu parayı alır.

Yani ödeme ürüne değil mülke/araziye yapılmış olur, DTÖ'nün kırmızı kutu yasağından kaçınılmış, çalı dolaşılmış olur.

Biz de öyle demişiz zaten yıllardır.

Devlet, hem bütçeyi korumak hem de bundan kaçınmak için fiyat farkını arazinin tamamına değil, yalnızca %85'ine (Ödeme Alanı - Payment Acres) öder.

Aritmetiksel olarak fiyatta bir kesinti yapılmasa da arazi kısıtlaması nedeniyle çiftçinin cebine giren toplam para, oluşan fiyat farkının tam %85'ine denk düşmektedir.

Diyelim ki yasal Eşik Fiyat 10 TL ilan edildi ve o yıl piyasa fiyatı 8 TL'ye düştü.

Aradaki fark net 2 TL'dir. Devlet bütçeyi korumak için arazi üzerinden %85 kısıtlaması uygular:

Uygulama: Çiftçi Ergin Bey'in devlete kayıtlı 100 dönüm tarihi buğday arazisi hakkı (Base Acre) olsun. "Bağlantısız Destek" ilkesi gereği, Ergin Bey o yıl tarlasına isterse hiç buğday ekmeyip tamamına mısır ekebilir; ekim tercihi tamamen serbesttir. Mısır ekmesi buğday hakkını öldürmez. Aritmetik Sonuç: Ergin Bey tarlasına mısır ektiği halde buğday piyasası düştüğü için devlet ona buğday arazisinin %85'i (85 dönüm) üzerinden 2 TL farkı öder. Matematiksel olarak, fiyatta bir kesinti yapılmasa da arazi bazında yapılan bu kısıtlama nedeniyle çiftçinin cebine giren toplam para, oluşan 2 TL'lik fiyat farkının %85'ine denk gelmektedir. Çifte Ödeme Yasağı: Ergin Bey mısır ektiği ve mısır fiyatları da çöktüğü, mısır para etmediği, mısır her hangi bir şekilde zarar gördüğü için aynı 100 dönüm için ayrıca Mısır PLC ödemesi talep edemez. Bir arazi aynı yıl sadece tescilli olduğu tek bir ürünün eşik fiyat korumasından yararlanabilir.

Yani çiftçi riski bir yerde "fırsat maliyeti" olarak üstelenir. Çünkü tercihini yaşamıştır.

Peki biz bunu nasıl yapıyoruz?

Türkiye'deki Eksiklik ve Yapısal Yanlışlar: Türkiye’de uygulanan "Fark Ödemesi (Prim Desteği)" sistemi dinamik değil, maktu ve sabittir. Sezon başında sabit bir prim açıklanır (Örn: kilo başına 1 TL). Piyasa maliyetin yarısına çöksün, o 1 TL asla esnemez. Bu durum serbest piyasada tüccar nezdinde psikolojik taban oluşturur; tüccar piyasada fiyatı kırar. Destek, çiftçinin cebini büyüteceğine, tüccarın maliyetini düşüren yapısal bir silaha dönüşür. Ayrıca Türk çiftçisi primi alabilmek için o ürünü fiilen ekmek zorundadır; piyasa fırsatlarına göre esnek ürün değiştiremez.

B- Pazarlama Yardım Kredileri (Marketing Assistance Loans - MAL)

Sistemin Mantığı: Hasat zamanı tüm çiftçilerin aynı anda mal yığmasıyla fiyatlar suni olarak dibe vurduğunda, çiftçi acil borç ve işletme maliyetleri için malını tüccara ucuza kaptırmasın diye devletin sunduğu bir "Rehinli Kredi" finansman olanağıdır.

OBBBA ile kredi oranı buşel başına 3.38 $'dan 4.23 $'a (~155 $ / metrik ton) çıkarılmıştır. Çiftçi ürünü devlete rehin bırakıp nakit kredi alır; piyasa yükselirse malı geri alıp satar, piyasa çökerse borcu ödemez, rehindeki buğdayı devlete bırakarak borcunu siler (rücusuz kredi). Çiftçi için aşağı yönlü risk sıfırdır.

Örneğin: Hasatta piyasa 3.80 $'a düştü. Çiftçi ucuza satmak yerine ürünü devlete rehin bırakıp 4.23 $ devlet kredisi alır. Piyasa birkaç ay sonra 5.00 $ olursa krediyi kapatıp malı serbest piyasada karla satır. Piyasa daha da çökerse borcu ödemez, rehindeki buğdayı devlete bırakır (rücusuz kredi) ve aylar öncesinden malını 4.23 $'dan garantiye almış ve o fiyattan satmış olur.

Nasıl ama?

Olur muş demek ki?

Türkiye'deki Eksiklik ve Yapısal Yanlışlar: Türkiye'de Toprak Mahsulleri Ofisi'nin (TMO) veya ELÜS tabanlı kredilerin işleyişinde rücusuz (hacizsiz) kredi modeli yoktur.

Bizdeki krediler piyasa/pazar yani fiyat regülasyonu için değil üretim teşviki ve finansmanı içindir. Sübvansiyonlu kredidir. Gürültüsü fazla olsa da çiftçinin borç sarmalına girmesinden başka bir makro ödev görmediği kanaati hakimdir.

Türk çiftçisi malını rehin bırakıp kredi aldığında, piyasa o kredi oranının altına düşerse borcunu ödememe lüksüne sahip değildir. Devlet çiftçiye haciz gönderir ve faiziyle tahsil eder. Sistem, çiftçiyi hasat günü borç sarmalı yüzünden tüccarın kucağına itecek bir nakit sıkışıklığı üzerine kurgulanmıştır.

C-Tarımsal Risk Güvencesi (ARC) ve Federal Tarım Sigortası

Sistemin Mantığı: Fiyat düşüşünü değil; kuraklık, don, sel gibi doğal afetler nedeniyle yaşanan "Rekolte / Verim Kayıplarını" ve buna bağlı toplam gelir düşüşünü koruyan akıllı bir bölgesel gelir sigortası modelidir. OBBBA yasası ile bu sigorta poliçelerinin primlerine devletin yaptığı hibe oranları artırılarak çiftçinin iklim riski minimize edilmiştir.

Türkiye'deki Eksiklik ve Yapısal Yanlışlar: Türkiye'deki TARSİM sistemi, sadece fiziksel hasarı ve üretim maliyetini tazmin eder. Oysa çiftçinin asıl kaybı, o ürünü satıp elde edeceği "potansiyel gelirdir".

TARSİM'de bu yönde çalışmalar olsa bile yeterli alt yapı olmadığından olsa gerek, geniş kapsamlı bir "Gelir Sigortası" (fiyat /verim düşüşü koruması) ulusal bir çapa dönüşememiştir. Çiftçi kuraklıktan dolayı batmaktan kurtulsa bile, bir sonraki yılın üretimini finanse edecek sermayeden mahrum kalır; bu da eksik bir finansal yönetim açığıdır.

Evet şimdi gelelim ABD'nin Buğday tarımı üzerinden baktığımız PİYASA REGÜLASYONUNUN FİYAT VE ÜRÜN KORUMA POLİTİKASININ genel yorum ve değerlendirilmesine:

Makro Yapısal Yorum ve Genel Değerlendirme

1. DTÖ Kurallarının "Bağlantısızlık" Saçmalığı

Rapor, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kurallarının küresel tarım siyasetinde gelişmiş ülkeler lehine nasıl ikiyüzlü bir mekanizmaya dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Daha doğrusu ortaya koymamıza vesile olmaktadır.

ABD; Çin ve Hindistan’ı iç piyasa fiyatlarını yüksek tutarak serbest ticareti bozmakla suçlarken, kendisi OBBBA yasasıyla yasal "Eşik Fiyat" barajını yukarı çekmektedir. Bunu yaparken de "Bağlantısız Destek" kılıfını kullanmaktadır. Fiyatlar çöktüğünde üreticinin hesabına akıtılan milyarlarca dolarlık PLC ödemeleri, fiilen üretim faaliyetini yapay bir şekilde finanse etmekte ve küresel rekabeti bozmaktadır (güya!).

Zaman ve zemin gelişmiş ülkeleri de sıkıştırmakta ve uydurma yasal kalıplar fiyatlar düştüğünde patlayarak tarımı serbest piyasadan koparıp tamamen siyasetçilerin kucağına, insafına, oya tahvil etmesi fırsatına bırakmaktadır.

2. "Bütçe Lütfu" İllüzyonu ve Çiftlik Kapısı Gücü (Farm-Gate Value) Anomalisi

Tarım politikasındaki "devlet bütçesine büyük yük" söylemi devasa bir yapısal çarpıtmadır.

Tarımsal ekosistem; girdi sanayisinden gıda endüstrisine ve perakende devlerine kadar muazzam bir Brüt Üretim Değeri yaratır. Ancak bu değer zincirinin ürettiği asıl büyük kaymak (Çiftlik Kapısı Gücü), hiçbir zaman üreticiye geri dönmez; endüstriyel gıda kartelleri tarafından yutulur.

Devletler, çiftçinin elinden gasp edilen bu katma değeri adil bir paylaşım modeliyle üreticiye iade etmek yerine; bunu bütçeden bir "bağış", bir "lütuf" veya "destek bütçesi" olarak ambalajlamaktadır (OBBBA gibi). Çiftçi aslında kendi yarattığı değerin gasp edilmesini telafi etmeye çalışan devlete bağımlı hale getirilirken, devletler bu parayı bir lütuf gibi sunarak siyasi rant devşirmektedir.

ABD'nin başkan değişikliği sonrası gümrük tarifeleri üzerinden alt üst ettiği küresel piyasalardan iç piyasa zararlarını telafi etmek için ayırdığı bütçe artışları bunun en güzel kanıtıdır.

2024 yılında 10,1 milyar $ olarak gerçekleşen doğrudan tarımsal ödemeler tutarı, 2025 yılında 30,5 milyar $ olmuş, 2026 yılında ise 44,3 milyar dolar olarak öngörülmektedir.

Trump için tarım ve gıda politikası ne kadar önemlidir tartışmasına girmeden, gelenekselci-muhafazakar siyasi partiler için hemen tüm toplumlarda sosyolojik olarak aynı tanımlamaya giren çiftçilerin oy'larının çok önemli olduğunu biliyoruz.

Yapısal sorunun özü tam olarak buradadır.

Çarpıtmayı besleyen kaynakta burasıdır.

Negatifi yani olumsuzluğu yayıp, arkasından çiftlik kapısı üretim değerinden çok uzak, katma değeri bile paylaşmayan, sosyal ve ekonomik katkıları bile görmezden gelen bir anlayışı pompalayıp, peşi sıra yine bu saydıklarımı dışlayan ancak "hiçten ise köseye" razı edercesine ayrılan ödenekleri "lütuf" olarak sunan siyaset yaklaşımlarından samimiyet beklemek olası değildir.

3. Stabilite Tuzağı ve Ölçek Cüceliği

Bu suni, piyasadan kopuk ve lütuf bazlı koruma kalkanları, küçük ölçekli çiftliklerin piyasa dinamikleriyle büyümesini veya birleşmesini engelleyerek tarımı statik bir atalete (stabilite tuzağına) mahkûm eder.

Tarımın gerçek anlamda kendi ayakları üzerinde durabilmesi ve devletin lütuf ekonomisinden kurtulabilmesinin yegane yolu: Çiftlik ölçeklerinin büyümesinin önünün açılmasıdır.

Çiftlik ölçeği büyüdükçe birim maliyet düşecek, teknoloji rasyonelleşecek ve çiftçi değer zincirinde gıda sanayisi karşısında masada gerçek bir fiyat belirleme gücüne kavuşacaktır.

Buradaki hassas çizgi mevcut küçük ölçekli çiftliklerin kendi içlerinde, kendi dinamikleri ile büyümesidir.

Çünkü çiftçilik, bir kadim bilgi ve kültürel birikim zanaatıdır. Küçük çiftçiler bu birikimi sindiren ve ekosistemlerini tanıyan kişilerdir.

Doğrudan büyük ölçekli çiftlikler oluşturmak yadsınacak bir şey olmamakla beraber, daha ziyade küresel rekabete hizmet eden, içeriden kadim kültürü kullanan, profesyonel organizasyonlar olarak düşünülmelidir.

Ve geldik kırılma noktasına.

Kırılma Noktası – "Çiftlik Kapısı Gücü" ve Uluslararası Rekabet Adaletsizliği

Tarım politikalarında yapılan en büyük hata, risk yönetimini ve maliyetleri sadece yerel piyasa dinamikleriyle okumaktır. Zamanın bize çağrısı artık bu cümledir.

ABD’nin OBBBA (2025) mevzuatı ile geliştirdiği Eşik Fiyat (6.40 $) ve rücusuz MAL kredisi (4.23 $) gibi zırhlar, Amerikan çiftçisini serbest piyasanın yıkıcı dalgalarından tamamen yalıtmaktadır.

Kaldı ki; burada konu edilen kısım sadece ödemeye dayalı finansal kısımdır.

Oysa ödemeye dayalı olamayan "dolaylı/dolayımlı" bir çok destekler ayrıca sağlanır ABD çiftçisine.

Gıda-Beslenme Yardımları, Okul yemeği, kadınlara ve çocuklara yönelik yardımlar, aşevleri, kreşler, yaşlı bakım merkezleri gibi toplu alım/tüketim noktalarına sağlanan yardımlar nedeniyle, çiftçilerden doğrudan ya da emanete bıraktıkları ürünler üzerinden yapılan alımlar da bu desteklemelerin tamamlayıcısı olarak işlev görmektedir.

Bu durum, küresel tarım ticaretinde asimetrik ve adaletsiz bir rekabet zemini yaratmaktadır.

"Okyanusu Sal ile Geçmek" Paradoksu

Gelişmiş batı ülkeleri kendi üreticisini milyarlarca dolarlık esnek sigorta ve kredi şemsiyeleriyle korurken, Türkiye gibi ülkelerde tarım politikası üreticiyi adeta kaderine terk etmektedir.

Kaderine terk etmektedir; çiftçi sadece para ile çiftçi olmaz, çiftçilik para ile yapılan bir iş değildir; çiftçilik bir yaşam biçimidir, kültürdür ve sosyolojik olarak bütün toplumların birincil katmanıdır. Bütün her şey "kırsal alandan" beslenir ve kırsal alan bütün her şeyin belirleyicisidir.

İşte bu nedenle, topyekün bir kariyerlendirme yoksa, çiftçilerin kaderi kırsal alanda yaşamak olarak sürmez. Sürmemiştir.

Bakın 1960-70-2005-2007 dönemi, 2020'ler.

Amerikan çiftçisi arkasında devletin devasa finansal köprüleriyle okyanus ötesi dev gemilerde seyahat ederken; Türk çiftçisinden derme çatma bir sal’a bindirilip aynı okyanusu geçmesini beklemek rasyonel bir tarım politikası olamaz.

Batının suni olarak sübvanse ettiği ve DTÖ kılıflarıyla akladığı küresel ürün fiyatlarını baz alarak yerli üreticiye fiyat politikası dayatmak, rekabet değil, yerli üretimi kaderine terk etmektir.

Şimdi yavaş yavaş toparlayalım.

Demek ki;

Tarım ve gıda konusu öyle çarşıda pazar konusu değilmiş.

Tarım ve gıda konusu devletlere yük değilmiş.

Tarım ve gıda konusu öyle basit bir mevzu da değilmiş.

Tarım ve gıda konusu a'dan z'ye bütünlüklü bir konu imiş.

Küresel bir sistemin parçası imiş.

Bütünlüklü bir konu için bütüncül bir kamu otoritesine ve politikasına ihtiyaç varmış.

Günlük değil en az 5-1-25 yıllık hedefleri ve belirteçleri olması gereken bir konu imiş.

Ürün fiyatları 3-5 gün önce enflasyonun artmaması için ayarlanan, bir zahmet açıklanan bir konu değilmiş.

Beş yıllık bile açıklanabiliyormuş.

Öyle prim vs ile değil doğrudan kamu sorumluluğunda yönetebiliyormuş.

Üstelik senin Tarımsal Üretim Değerinin 6 katı değerli ve çeşitli bir üretim modeli olsa bile bunlar yapılabiliyormuş.

Ve akletme sanatı ve gıda pazarının gücü kullanılarak, sermayenin kendi çıkarları içim kurguladığı DTÖ, Yeşil Mutabakat, İklim Yasaları vs "çalıyı dolaşarak" iplenmese de oluyormuş.

Ve

Son söz:

ÇİFTÇİ ASIL AKTÖRDÜR!

USDA ERS buğday raporunun ve OBBBA yasal mevzuatının bize gösterdiği çıplak gerçek şudur:

Küresel tarım piyasası serbest değil, egemen devletlerin manipülasyonu altındadır.

Bu küresel prangaya ve yereldeki "politikasızlığın politikasına" rağmen, Türk çiftçisi her türlü imkansızlığa, yüksek girdi maliyetlerine ve finansal sahipsizliğe inatla üretmeye, toprağını işlemeye devam etmektedir.

Biz, üreticilerimize sunulan hiçbir desteğin, hiçbir primin birer "devlet lütfu" olmadığını yüksek sesle anlatmaya devam edeceğiz.

Meselenin para meselesi, salt başına destekleme meselesi olmadığını söylemeye devam edeceğiz.

Türk çiftçisine en az ABD ve AB’deki meslektaşları kadar bütüncül, sadece paraya değil; ölçek büyütmeye, teknolojiye, ürün koruma depo ve ambarlarına ve rücusuz finansal enstrümanlara dayalı makro yapısal politikalar sağlanana kadar söylemeye devam edeceğiz.

Gerekirse ve oturur yaparız demeye de gerek var mı bilmiyorum.

Çiftçi, bu sistemin marjinal bir unsuru veya lütuf dağıtılan bir tebaası değildir. Çiftçi, egemenliğin, gıda arz güvenliğinin ve ekonomik bağımsızlığın ta kendisidir.

Çünkü tarımda ve hayatta; ÇİFTÇİ ASIL AKTÖRDÜR!

{ "vars": { "account": "UA-60615480-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }